Feeds:
Posts
Comments

Bireylerin her biri

Geçen yılın ortalarında medyada İsmet Paşa ile Hitler benzerliği üzerine bazı şeyler kulağıma geldiğinde, kısa bir not düşmüş sonradan da pek üzerinde durmamıştım. Meğer konu yargıya taşınmış ve yargı da İsmet Paşa’nın Hitler’e benzetilmesi konusunda bana göre ilginç bir karar vermiş. Haber şöyle:

Hitler’e benzetmek incitti

CHP Parti Meclisi Üyesi Mahmut Tanal’ın Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında, İsmet İnönü’yü Hitler’e benzeten sözleri nedeniyle açtığı ve kazandığı tespit davasının gerekçeli kararı tamamlandı. Şişli 1’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 3 sayfalık gerekçeli kararında, şu tespitler yer aldı:

Kahramandır

İsmet İnönü, CHP’nin Atatürk’ten sonraki 2’nci genel başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 2’nci Cumhurbaşkanıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’na komutan olarak katılmış, büyük yararlılıklar göstererek, ‘Ulusal Kurtuluş Savaşı Kahramanı’ sıfatını kazanmıştır. İnönü’nün devlet adamı olarak da ülkeye büyük hizmetler yaptığı tartışmasızdır. İnönü’nün politikalarını eleştirirken, onun kişiliğini ve Türk insanı üzerindeki etkinliğini, siyasi itibarını zedeleyecek sözlerden kaçınmak gerekir.

Saygısızlık

Davalı, İnönü’yü Hitler’e benzetmiştir. Hitler, 20’nci yüzyılın canisi olarak bilinen, milyonlarca insanın en canice yöntemlerle öldürülmesine neden olmuş bir kişidir. İnönü’nün böyle bir kişiye benzetilmesi, hatırasına saygısızlık teşkil ettiği gibi milleti oluşturan bireylerin her biri için de kişilik haklarını ihlal edip incitmiştir. Davalının sözlerinin bir tepki niteliğinde olduğunun söylenmesi, İnönü’yü Hitler’e benzetmesi için bir mazeret değildir.

Zarar verir

Tarihi şahsiyetlerin günlük siyasi polemiklere konu edilmesi hem tarihimize, hem milletimizin değerlerine, hem de geleceğimize zarar verir. Bugünün koşullarında tarihimize daha fazla sahip çıkmak ve ulus bilincimizi güçlendirmek zorunda iken, tarihi şahsiyetlerimizi günlük siyasi çekişmelere konu yaparsak, bizi ayrıştırmak, ulusal kimliğimizi yok etmek ve değerlerimizi dejenere etmek isteyenlerin istediği gibi davranmış oluruz.

Öncelikle bu kararı veren yargı mensuplarına bir ihbarda bulunayım. Evvelki sene televizyonun önünde oturup kuruyemiş, meyve tabağından atıştırırken ilginç bir hadiseye rastgelmiştim. Habertürk televizyonunda Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı “Atatürk ne kadar şık giyinirdi” temalı bir programda ekrana yansıyan bir fotoğraf (sayfanın başında) üzerine konuşurken Altaylı “Allah aşkına bakın Atatürk’ün kıyafeti nasıl zevkli, İsmet İnönü onun yanında Malatya’dan gelmiş celep’e benziyor” dediğinde kendi kendime “celep olmak ayıp mı, adam keçi, koyun satarak ekmeğini kazanıyor, yarın tüm ülke celepleri Fatih altaylı’ya dava açarsa şaşmam” diye düşünmüştüm. Kaldı ki o resme göre İnönü celep ise Atatürk de kolaylıkla celep ile pazarlığı koyulaştırmış bir tüccar olarak düşünülebilir. Kısaca İnönü’ye hakaret meselesinin böyle bir geçmişi de var, ilgilileri uyarmış olayım.

İnönü-Hitler benzetilmesindeki yargı kararına gelirsek, metinde İnönü’nün savaşa katıldığı, komutan olduğu, yararlılıklar gösterdiğinden dem vuruluyor. İyi de, savaşta yararlı olan her komutan dokunulmaz ise Nutuk’ta Sakallı Nurettin Paşaya ağır sözler kullanan, muhalif parti kurdular diye bir sürü komutanı mahkemelerde süründürüp susturan Atatürk de bu mantıkla cezaya tabi olmayacak mıdır? İnönü’nün kahramanlığı neyse de, siyasi itibarı ise son derece sübjektif ve muğlak bir ifade. İnönü tek parti diktası sürdürmüş, halk tarafından seçilme başarısı gösterememiş bir siyasetçidir. 1930′da izin verilse Serbest Fırka CHP’yi silip süpürecekti, kısmet 1950′de imiş. Toplumun en azından yarıdan fazlasının kendisiyle ilgili pek de iyi şeyler düşünmediği, en azından ona siyasi bir itibar atfetmediği malumdur.

İnönü’nün Hitler’e benzetilmesi ise, zannedersem Kılıçdaroğlu’nun Gandi’ye benzetilmesi ile bağlantılıydı, detayı hatırlamıyorum. Üstelik de bu benzetme daha ziyade bir tip, sima benzerliğine dairdi. Kaldı ki Hitler ile İnönü Türkiyesi arasında 1941-43 arasında hiç de yabana atılmayacak ideolojik yakınlaşmalar olmuş, Varlık Vergisi gibi sembolik uygulamalar da cereyan etmiştir. Varlık Vergisinde “E” harfiyle kodlanan ve Türkler ile aynı düşük oranda vergi ödeyecek Ecnebiler içinden Almanya Yahudilerinin istisna tutulmuş olması gayet manidardır. Yani evet, küt kesilmiş bıyığıyla İnönü Hitlere tip olarak benziyordu ama icraatlar açısından da az da olsa bir benzerlik bulmak isteyen için malzeme az değildir.

İnönü’nün hatırasına saygısızlık dendikten sonra “milleti oluşturan bireylerin her biri için de kişilik haklarını ihlal edip incitmiştir” yargısına ulaşılması da garip. Milletin bireylerinin nasıl olup da incindiğine kim karar veriyor referandum filan yapıldı da benim mi haberim yok? Bu kapıyı açarsan “Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni imajı beni incitti, o da İnönü kadar olmasa bile bir kahramandır, ulusal kimliğimizi yok etmek isteyenlere karşı daha bilinçli olmamız gereken bu günlerde Kanuni’ye yapılan hakaret kabul edilemez, dizinin yapımcısı, yönetmeni, oyuncuları ve danışman Erhan Afyoncu hakkında dava açılmalıdır” diyen de çıkar.

Milletimizin değeri, ulus bilincini güçlendirme, değerleri dejenere etme gibi ifadelerin bir mahkeme kararında yer alması ise başlı başına problemlidir. Bunlar siyasetçilerin halkı motive etmek için kullandığı beylik sözlerdir, üstelik globalleşme, iletişim, internet vs. çağında artık anlamları aşınmış, yer yer geçersiz hale gelmiş, dönüşüm geçirmiş düşüncelerdir. Mesela, bir açıdan baktığınızda AB üyeliği başlıbaşına ulus bilincine bir saldırı olarak yorumlanabilir, TV’de oynayan diziler, yarışma programları vs. birçok kişiye göre “değerlerimizi” dejenere etmektedir. Dolayısıyla Bir siyasetçinin İnönü ile ilgili yaptığı benzetme konusunda verilen kararda bu tür argümanların kullanımı makul durmamış.

Kısaca şunu söylemek mümkün, zaman zaman siyasetçiler, normal vatandaş çeşitli sebeplerle yaşayan yahut vefat etmiş ünlü şahsiyetlere hakaret olarak da yorumlanabilecek ifadeler kullanabiliyor, bunlara birtakım cezalar önererek kamplaşmayı arttırmak yerine üstünde durulmaması daha makul olur. Mesela Hz. Muhammed ile ilgili hakaretamiz ifadelerde bulunanlara karşı yasal işlem yapılması, ölüm fermanı, fetvası yayınlanması ile İslam dinine hizmet edilmiyor, görüldüğü üzere “hah, işte hepiniz eli kanlı birer canisiniz” deniyor. Atatürk büstü boyayan adama 22 yıl hapis cezası önerildiğinde laik cumhuriyeti korumuyor, ortadaki vatandaşı da Atatürk’e düşman ediyorsunuz.

Tersten bakılırsa, Abdullah Öcalan’a “sayın” denmesi de bir başka örnektir. Dolayısıyla, elbette çeşitli siyasi, dini figürlere hakaret etmek makul ve mantıklı bir adam için kabul edilir değildir ama bunun karşılığı dava açmak, şiddet kullanmak olmamalıdır. Makale yazarsınız, yanlış bilinen varsa onu tartışma programlarında söylersiniz, yerine göre siz de karşıdakinin kutsalını eleştirirsiniz. Eleştiri özgürlüğünü kısıtladığınız, hukuki cendereye soktuğunuz anda bu görüşler daha da güçlü bir şekilde silahlanarak karşınıza çıkabilir.

Aradaki bu farka dikkat etmek lazım.

Ucube

Başbakan:

Heykele ucube dedim

Olabilir, her heykel, resim, şarkı, türkü, film ille de iyi olacak diye bir kaide yok, bir sürü ucube resim, dizi, heykel, film yok mu? Sanatçıyım diye bir sürü manyak da dolaşıyor ortalıkta. Birinin yüksek sanat olarak gördüğü bir başkasına göre ucube olabilir. Yalnız ben bahsi geçen heykeli ucube bulmadım, heykeltraş da aklı başında birine benziyor, mesajı filan da güzel. Bu konularda özdeş MHP ve AKP tabanından korkmasa açıkça Ermeni-Türk kardeşliği diyecek, diyemiyor. Bunlarda problem yok.

Burada asıl ve tek vurgulanması gereken nokta heykelin kimin parasıyla nereye yapıldığıdır. Bir belediye yahut devlet kuruluşunun heykele milletin parasını harcaması asla meşru değildir. Millet kesesinden heykel dikilmez, kültürel faaliyet yapılamaz, sanat etkinliği, İstanbul 2010 savurganlığı yapılamaz . Bunlar toplumda, ranttan pay kapmak isteyenlerde kavga ve gürültüye sebep olur. Sanatı, kültürü çok seviyorlarsa, siyasiler, belediye başkanları, bürokratlar kendi ceplerinden harcayıp heykel diktirsinler, konser verdirsinler. Hele hele belediyelerin bazı spor harcamaları tam ucubeliktir. Millet kesesinden kim olsa futbol takımı kurar.

Diğer taraftan heykeltraş arkadaşın mevcut ucube denen yapı için aldığı para da anasının ak sütü gibi helaldir, zira o zorla gidip de heykel dikmiş değil, belediye çağırmış, anlaşmışlar adam işini yapmış. Burada birine söyleneceksek o zaman AKP’li olan belediye başkanı ve buna izin veren resmi mercilerdir.

Başbakan tribünlere oynuyor, milliyetçi ve dinci camiaya göz kırpıyor, anlaşıldığı kadarıyla Kürt cephesinden rey toplama ümidini kaybetmiş, eldeki milliyetçi-muhafazakar kesimi bari kaçırtmayalım diyor. Siyaseten diyecek lafım yok, üstelik kamu arazisine dikilen heykeli yıktırması da çok problemli değil, bunlar işin bir yönü. Peki bu heykel ne olabilir? Bence devlet şu saniye itibariyle ne yapım, ne de yıkım için para harcamayı kesmeli, heykelin istendiği takdirde özel şahıslar, vakıflar, sanatseverler vs. tarafından bitirilebileceği yönünde irade belirtmelidir. Bir daha da belediyelere, kamu kurumlarına Atatürk dahil kimsenin heykeline para harcamamaları, kültür, spor, sanat adı altında parayı sağa sola sıvamaları yönünde sert tamim gönderilmelidir.

Diğer tüm tartışmalar benim nezdimde anlamsızdır.

CHP Üslubu

Geçenlerde bir panoya asılan HAYIR afişinde “Müslüman kadınların rahibe gibi giyinmesi için evet” yazısı üzerine Gandi lakabıyla meydanları inleten Kemal Kılıçdaroğlu ilk tepki olarak bu afiş asla CHP’ye ait değildir, AKP bize tuzak kuruyor mealli açıklamalar yapmış, ardından işin ardından CHP’li belediye çıkınca da epey kem küm edilmişti. CHP daha sonra konuyu MYK’da görüşmüş ve bazı açıklamalar yapılmış:

Rahibe afişinin cezası kesildi

İstanbul ve Diyarbakır’a asılan “Rahibe afişi’yle ilgili ceza Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci’ye kesildi. Değirmenci kesin ihraç talebi ile Disiplin Kurulu’na sevk edildi.

CHP MYK’da alınan karar sonrası açıklama yapan Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay, “Genel Başkan ‘türban sorununu biz çözeriz’ derken CHP’nin üslubu ile bağdaşmayan bu afişin hazırlanması ve asılması parti politikalarımızla bağdaşmaz” dedi.

Hakikaten mesaj çok anlamlı da, bu haberde bir yere takıldım: “CHP’nin üslubuyla bağdaşmayan bu afiş” mi? Hayret ederek tekrar okudum “Müslüman kadınların rahibe gibi giyinmesi için evet” deniyor. Bu sözden CHP neden gocunmuş anlamak mümkün değil. Yaşar Nuri hoca, Sümerolog sahte prof. Muazzez İlmiye Çığ ve bunlara atfen nice ulusalcı için “türban bir rahibe kıyafetidir” sözünde tuhaf ne olabilir ki? Mesela ben işitince hiç şaşırmadım ve “ee, ne var ki, eskiden fahişeler başörtüsü takar diyorlardı şimdi rahibeye terfi ettirmişler, aferin” diye nükte bile yaptım. CHP yetkilileri belediye başkanını disipline sevk edince de şaşkına döndüm.

Peki işin aslı ne olabilir?Bir ihtimal CHP yetkililerinin “konjonktür gereği topluma türban taraftarıymış gibi mesaj vermemiz gerekiyor, gün köprüyü geçme günüdür, hele hayırlısıyla bir HAYIR çıksın” demeye getirmesidir. Bunu anlayışla karşılamak mümkün. Amaca ulaşmak için her yol meşrudur elbette. Tabii böyle kaypaklığa yorulabilecek tutarsızlıklar bazılarınca eleştirilebilir, ona da kulak asmamak lazım. İlk taşı tamamen dürüst olan atsın dersin olur biter.

Gelelim benim aklıma gelen ikinci ve daha güçlü ihtimale. Acaba CHP belediye başkanını disipline sevk ederken başka bir amaç mı güdüyor, mesela “Müslüman kadınların rahibe gibi giyinmesi için evet” denmesini “yahu sen şerefsiz ve gerici yobaz müslümanları nasıl çağdaş ve ileri Batı ülkelerinin rahibelerine benzetirsin, bu ne cüret, rahibelik bu kadar düştü mü” şeklinde düşünerek mi cezalandırdılar? İşte ancak bu yorum CHP’nin 87 yıllık çizgisiyle tamamen tutarlı ve anlamlı bir görüntü arz edebilir. Evet, evet, öyle olmalı, kuşkusuz. Neredeyse CHP’nin türban karşıtı bir belediye başkanını cezalandırması tuhaflığını anlamlandırayım diye düşünüp duracak, uykuyu kaybedecektim.

CHP yönetiminin unuttuğu tarihi üslubu yeniden hatırlatmış oldum, mübarek bayram vesilesiyle kıyağım olsun.

Referandum Gündemi

Anayasada yapılacak bazı değişiklikler 12 Eylül günü halkoyuna sunulacak. Gerek referandum sonuçları, gerekse Türkiye’de izleyebildiğim çeşitli durumlar üzerine görüşlerimi beyan etmek isterim. Uzun ve biraz sıkıcı olabilir, zaten bilinmedik şeyler değil, şimdiden uyarmış olayım.

Kim ne oy alır

Öncelikle daha geçen yıl yapılan 2009 Mart yerel seçimlerinin sonuçları baz alınacak olursa ve parti mensuplarının parti liderlerinin görüşlerine göre oy verecekleri kabul edilirse % 50-50 bir oranın beklenmesi gerekir. Bu varsayımda Hayır cephesi içinde MHP’nin %16, CHP’nin %23, DSP’nin %2.8, İP ve marjinal sol bazı partilerin %1, Haydar Baş’ın %0.4, Demokrat Parti’nin %3.8 oyu ile yekün %47 oy bulunuyor. EVET cephesi ise, 29 Mart seçimlerinde AKP’ye oy veren %38.4, Saadet Partisine oy veren %5.2, BBP’ye oy veren %2.4, ANAP ve marjinal bazı partilere oy veren %1.3 ile %47.3 oy oranına sahip görünüyor. Seçime katılmayacağı varsayılan BDP’nin oyları da %5.7 civarında.

Dolayısıyla herhangi bir tarafın büyük farkla kazanması benim açımdan sürpriz olacaktır. Elbette MHP’nin %16 blok oyunun Hayır verip vermeyeceği, Cindoruk’lu DP’nin yüzde 4 civarında bir oyunun olup olmadığı, PKK ve Kürtlerin durumunun net olmaması EVET cephesi açısından %55 bir beklentiye sebep olurken, AKP oylarında muhtemel bir düşme trendi ve CHP’deki artış beklentisi de HAYIR cephesini ümitlendiren etkenler olarak görülüyor.

Diğer taraftan, herhangi bir grubun bu oy oranlarıyla referandumda üstünlük sağlamasının bazı sonuçları olacaktır. Hangi taraf kazanırsa kazansın, kaybeden kesimde bir hayal kırıklığı ve yılgınlık ortaya çıkacağı aşikâr.

EVET çıkarsa ne olur

EVET oylarının fazla olmasının getireceği hayal kırıklığı bir yana, bu sonuç HAYIR grubu için pratikte özellikle yıkıcı etkiler yapacaktır. Zira 2007 yılından bu yana Cumhurbaşkanlığı ve YÖK gibi kritik “kale”leri yitirmenin, TSK’nin etkisizleştiğine şahit olmanın üzerine bir de HSYK ve Anayasa Mahkemesindeki avantajlı konumu yitirmek, CHP ve mevcut düzenden nemalanan ya da mevcut düzeni hayat tarzının garantisi zanneden kesimler için psiklolojik bir yıkım getirecek, bozgun havası yaratacaktır. Bunun ülke içi dinamiklerle kısa sürede tedavi ve telafi edilebilmesi de mümkün olmayacaktır. Bu kesim için tabiri caizse rejim yıkılmış, Atatürk Türkiye’si gerici güçlerce işgal edilmiş gibi görülecek, sıkça dile getirilen “vatan satılıyor, hainlik, peşkeş, İran olacağız” lafları edebiyattan gerçeğe dönüşmüş gibi hissedilecektir.

HAYIR çıkarsa ne olur

Referandumda HAYIR oylarının fazla olması, AKP ve AKP düzeninden nemalanan ya da mevcut bürokratik düzenden, CHP zihniyetinden rahatsız olan kesimlerde ciddi bir hayal kırıklığı yaratacaktır. Ancak bu kesimde CHP kadar büyük bir yıkım olmayacağını düşünebiliriz. Neticede alınacak oyların büyük kesimi HAYIR blokunda olduğu gibi iki partiye ayrılmayacak, EVET grubunu tek başına temsil eden AKP’nin kazanç hanesine yazılacaktır. Bu da yakın zamanda yapılacak bir seçimde AKP’nin avantajlı konumda kalacağını gösterecektir. İlaveten Cumhurbaşkanlığı gücünün AKP elinde bulunması da bir teselli olarak görülecektir. EVET grubu açısından mağlubiyet bir tür aşırı iddialı maçta yenilmenin getirdiği utanç kabilinden mahcubiyet olarak kalacak, siyasetçilerin hamleleriyle ve muhtemel bir erken seçimle kısa sürede unutulup gidebilecektir.

Tabii muhtemel bir HAYIR sonucunun başta CHP ve yargı bürokrasi güçlerince iktidara yıkıcı şekilde yüklenme amaçlı istismarı kesindir. HAYIR sonucunun bugün tırnağı sökülmüş gibi görünen TSK’da da bir ümit ışığı yakması sürpriz olmaz.

Sonuçlar ülkeyi nasıl etkiler

Referandum nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Türkiye’nin Kemal Derviş reformlarının ardından girdiği yolun değişmeyeceği kanaatindeyim. EVET çıkması 1960 sonrası halkın nasıl olsa iktidara getirmeyeceği CHP’nin görevini fiilen üstlenmek üzere oluşturulmuş, 1980′de ise pekiştirilmiş yüksek yargı kurumlarının yapısının değişmesi yönünde olumlu bir adıma yol açacak, yüzleşmemiz gereken ama bir türlü beceremediğimiz Kürt, Ermeni, Alevi açılımları daha sağlıklı bir mecrada yoluna devam edecektir. Tabiri caizse EVET ile AB ve Kemal Derviş reformları 2010 yılında büyük ölçüde tamamlanmış olacaktır.

HAYIR sonucu ise şimdi olduğu gibi Yargı-AKP çekişmesinin bir süre daha sürmesine sebep olacak, Ergenekon davası ve darbelerle ilgili hukuki işlemlerin aleyhine daha güçlü sesler yükselecektir. Bir erken seçim ve ardından yeni anayasa hazırlığı süreci de HAYIR’ın sonuçlarından olacaktır.

Yine de bugün hayır diyen MHP ve CHP çevresindeki milliyetçi-ulusalcı sol Kemalist cephenin kimi zaman anakronik manzaralar arz eden kalpaklı Kuvayı Milliyecilikleri, internet ve uydu anteni çağında daha fazla sürdürülemeyecektir. Muhtemel bir HAYIR sonucu, süreci bir süre yavaşlatma dışında kalıcı etki yapmayacaktır. Tabii özellikle HAYIR sonucu karşılıklı şiddete varan hadiseleri körükleyecek, saldırı konusunda militan solculuktan da beslenen CHP yandaşları bir parça daha azıtabileceklerdir. EVET durumunda ise AKP yandaşlarının biraz daha şımarması söz konusu olacaktır.

Referandum Yolunda Çarpık Manzaralar

Referandum süreci Türk toplumunun AKP ve Karşıtları şeklinde ikiye bölündüğünü gösteriyor. 1950′lerde İnönü ve CHP tarafından DP’ye karşı uygulanan, daha sonra Demirel tarafından Özal’a karşı sürdürülen “düşmanca” ve ne pahasına olursa olsun iktidarı yıkmayı amaçlayan muhalefet bugün MHP, CHP ve çevrelerindeki sivil toplum görüntülü marjinal gruplar ve medyanın güçlü bir kesimince AKP’ye karşı sürdürülmektedir. Toplumun bir kesimi Cumhuriyet kazanımı olarak adlandırılan kadınların açık gezmesi ve içki içilmesi hususlarında bir kaybın yaşanmasından ölesiye korkutulmakta, AKP veya benzeri kısmen de olsa din, maneviyat vs. referanslı bir partinin ülkeyi Humeyni İran’ına götüreceği, zorla namaz kıldırılacağı vs. lafları en ciddi görüntülü akademisyen, yazar ve medya mensuplarınca, siyasetçilerce dillendirilmektedir.

Bulanık havada ve suda avlanmayı seven çeteler, silah kaçakçıları, uyuşturucu kaçakçıları, bunların işlerini kolaylaştıran ve payını alan siyasi ve bürokratik uzantılar, mevcut resmi ideolojiden parasal ve mevki olarak çıkar sağlayanlar da halkın bir kesimindeki endişeleri özellikle medya eliyle körüklemekte ve halkın basit endişelerini birer paranoya düzeyine çıkarmaktadırlar. Kimi zaman paranoyaklaşmış taraftarların fiziki saldırılarda bulunmaları sağlanmakta özellikle genç yaşlarda olan ve istikbale dair olumlu beklentisi zayıflamış, milli eğitimin aşırı beyin yıkayıcı eğitimiyle kendi kimliği dışındaki herşeyden korkar hale gelmiş zavallılar, bu süreçte “karşıt” (AKP’li) grubun hain, vatan satıcı, alçak olduğu doldurmalarıyla piyasaya sürülmekte, işleri bitince de tuvalet kağıdı olarak kubura atılmaktadırlar.

Cemaat Etkisi ve Hanefi Avcı

Cemaat etkisi abartılıdır, Fethullah hoca ile AKP çıkarları şu an için uyumludur, her ikisi için iyi olan tesadüfen genel olarak memleket için de iyi görünmektedir. Eğer EVET çıkar ve AKP iyice güçlenirse Cemaatin polis ve yargı içindeki abartılan gücüne ihtiyaç duymayacaktır. Hatta siyasi olarak yapılanmadığı için ne istediği, ne dediği muğlak olan bu yapıyı AKP’nin tasfiye etmeye çalışmasına en azından ben şaşırmam. Hatta AKP’nin yerinde olsam EVET çıkarsa cemaati harcamakta tereddüt etmem. HAYIR çıkarsa elbette bir süre daha kolkola devam edilmesi şart olacaktır.

Hanefi Avcı’nın kitabı tamamen ilgili şahsın kısa yoldan zenginleşmesi için tasarlanmış, tamamı senelerdir ulusalcı kesimin dilindeki yarım yamalak laflardan, eften püften vesikalardan ibarettir. Halkımız medyada abuk subuk tanıtımı yapılan AKP yanlısı veya karşıtı her türlü yayını korsan, orijinal alıp imzalatmayta and içtiğinden, Hanefi bey büyük bir girişimcilik yaparak kitap başına 5-10 lira alarak voleyi vurmuş, Soner Yalçın, Ergün Poyraz, Şamil Tayyar gibi kırklara karışmıştır.

Bu Süreçte Siyasi Partiler: AKP

AKP 8 yıllık iktidarında özgürlükler konusunda neredeyse bir gram ilerleme sağlayamamış, tipik popülist görüşleri dillendiren ve böyle uygulamalardan kaçınmayan bir partidir. Milli Görüş çizgisinden ve tipik muhafazakar milliyetçikten kalma tortular partide hala hakimdir ve bunlar zaman zaman Kürt, Alevi, Ermeni meselelerinde istikrarsız hareketlere sebebiyet vermektedir. 301. Madde hala Türkiye’de ifade hürriyeti önünde bir engeldir. AKP genel bir özgürlük nosyonunu özümseyememiştir. İnternet Yasası tüm hatalarıyla ortadadır, Youtube, Google hadiseleri ülkenin dünya kamuoyunda rezil olmasına sebep olmaktadır. Başbakan ve siyasiler gazetelere, karikatüristlere dava açmakta, eleştiriyi hazmedememektedir. Devletçi kafa yapısının tezahürleri çeşitli yer ve zamanlarda ortaya çıkabilmektedir.

Öte yandan Kemal Derviş reformlarını fazla sapmadan sürdürmesi, başbakanın altyapıyı geliştirmeye dönük hamleleri, AKP’de CHP’de bulunmayan merhamet ve vicdana işaret etmektedir. CHP Moğultay-Seyfi Oktay ve SSK müdürü Kılıçdaroğlu örneklerinde açıkça görüldüğü gibi kadrolaşma ve kamu rantının yağması konusunda “hep bana” yaklaşımını kusursuz işletmiş, toplumda hep kazanan olan TÜSİAD çevresi, büyük bürokrasi, devlet memurları ve kamu işçileri dışındaki kaybeden kesime neredeyse birşey sızdırmamıştır. CHP iktidar ve iktidar ortaklıkları emsali görülmemiş yağmaları andırmaktadır.

AKP ise yandaş müteahhitleri besleme ve kamu kurumlarını çiftlik yapma hususunda tipik bir iktidar partisi gibi davranırken, rantı toplumun daha geniş kesimlerine akıtmasa da damlatmayı başarmıştır. Bir komünist ülkede olacak haliyle tamamen devlete ait ve ücretsiz Sağlık ve Eğitim hizmetleri, Anadolu ve İstanbul’un güçlenen orta sanayisi, popülist yanları ve hataları olsa da küçümsenemeyecek TOKİ, hızlı tren ve bölünmüş yol çalışmaları, Dış politikadaki ataklar vs. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde sürekli hor görülen toplumun geniş kesimlerine Menderes ve Demirel’den farklı olarak gerçek bir rahatlama getirmiştir. Başbakan, Cumhurbaşkanı ve parti içindeki birçok siyasi halkın aşağı kesimlerinden çıkıp gelmiş kimselerdir, bunlarda CHP ve MHP’den farklı olarak devleti kollayıp toplumun geniş kesimlerini hor gören anlayışın olmadığı kanaatindeyim. Halleriyle kimi zaman alay edilse de, toplumun dertli kesimleriyle birlikte olmakta, ağlayabilmekte, halk ağzıyla diplomasi yürütebilmektedirler.

Dini inanç ille de hırsızlığı, adam kayırmayı engellememektedir, AKP de torpille TRT’ye şuraya buraya adam doldurmaktadır, yandaş müteahhide iş vermektedir ama istese çok daha ağırını yapabileceğini düşündüğüm bu işlerde frene basmasında muhtemelen maneviyatçı bir fren sisteminin, en azından başbakan ve bakanlar düzeyinde etkili olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla AKP muhaliflerin iddia ettiği gibi ülkeyi satmamaktadır ve neye göre kıstas alındığını bilemediğim şekliyle “hain” değildir. Ülke bir uçurumun kenarında olmadığı, özelleştirmelere peşkeş denilemeyeceği, yabancıların toprak almasında mahzur bulunmadığı gibi Türkiye İran veya Suudi Arabistan da olmayacaktır. 1990′lı yıllarda yaygın olan ahlak zabıtası görünümlü eli sopalı muhafazakar tipler bugün için birer karikatürden ibarettir. Türkiye’de artık beş vakit namaz kılan neredeyse kalmamıştır. Camiler sadece Cumalarda dolan birer kilise görünümündedir. Diyanetin son hamleleriyle kadınların camide kek günü yapması önerilmekte, insanların kiliselerde olduğu gibi camilerde sosyal etkinliklerde bulunmaları arzu edilmektedir. Benim görebildiğim kadarıyla Türkiye İran değil ortalama bir Hristiyan ülke konumuna doğru gitmektedir. Kaldı ki İran Şii mezhebinin herşeyin üstünde olduğu, otorite sahibi din adamları sınıfının köklü geçmişe sahip bulunduğu bir ülkedir. Türkiye’nin İran’a dönüşmesini gerektirecek ne yapısal ne de görünürde bir sebep bulunmamaktadır. İran da şu haliyle bir İslam ülkesinden ziyade Ortaçağ İspanyasını andıran bir manzaradadır.

CHP ve MHP

CHP ve MHP kendilerini devlet ve rejimi bekleme noktasında konumladığından, geniş halk kesimlerini savaşta, terörle mücadelede, şurada burada devletin “varlığı”, “birliği”, “çıkarı”, “çakıl taşı” vs. için kolaylıkla feda edilebilir birer piyon olarak görmektedirler. Toplumun önemli bir kesimi de buna teşne olduğundan MHP-CHP devletçi-milliyetçi cephesi hala güçlü bir taraftar desteği bulabilmektedir.

CHP taraftarları kamusal rantların memurlara, bürokratlara yedirilmesi, çağdaşlık olarak adlandırılan heyulanın sürdürülebilmesi konularında medyanın da şişirmesiyle “kazanımlarını” sürdürmek istemektedirler. Bu işe de sosyal devlet, hakça bölüşüm gibi tumturaklı ama boş isimler koymaktadırlar. Diğer yandan CHP içinde ciddi bir İslam düşmanlığı hatta kin ve nefreti olduğu bilinmektedir. Bunun kökleri Tek Parti dönemindeki şekil, şemal, kılık kıyafet temelli devrimler dönemine inse de CHP 1949 yılında dindarlara yaklaşma eğilimini 1950 sonrasında bir daha başvurmamak üzere terk etmiştir. Hâsılı Türkiye’de din ve dinin birtakım pratik uygulamalarından rahatsız olan insanlar kendilerini CHP içinde kolaylıkla ifade edebilmektedirler. Zira AKP köken itibariyle ve ifade hürriyetine bakışı açısından henüz bu konuda yeterli güveni vermemektedir. MHP’nin CHP’den din konusunda daha kafası karışık bir halde olması ve çağdaşlık lafını kullanmaması dışında pek farkı yoktur. Daha önce de defalarca belirtildiği gibi MHP ile CHP arasında bugün devletçilik ve milliyetçilik noktasında bir söylem farkı yoktur.

Taban açısından ise CHP son derece homojen iken MHP heterojendir. AKP tabanında Ermeni-Kürt-Alevi konusunda MHP ile farklı düşünmeyen çok insan vardır. Orta Anadoluda bu görüntü yaygındır. Zamanla farklılıklara tahammülün artmasına dönük bilinç artarsa, AKP’nin farklılaşacağı, MHP’nin çekirdek bir ırkçılığa çalan marjinal milliyetçilikle kendi yağında kavrulacağı söylenebilir. Tahammülsüz damarın yok olmasıyla AKP daha liberal bir çizgiye kayabilecektir.

Kısaca

Referandumda çıkacak olan netice Türkiye’nin “eksen” veya rotasını etkilemeyecektir, ancak AKP yandaş ve karşıtları bir sürü gürültü çıkaracak, kafa şişireceklerdir. EVET gidişatı hızlandırırken HAYIR bir parça yavaşlatacak ama genel seçimler için AKP’ye güç verecektir. Gandi Kemal önderliğindeki CHP ülke çapında bir rüzgar filan yaratmamıştır, CHP yönetimi zavallı bir görüntü sergilemektedir. AKP de liberalleşme yönünde adımları yeterince atamadığı, milliyetçi, teokratik kafayı bırakamadığı için yalpalamakta, başbakanın kimi zaman şirazesinden çıkardığı beyanlarla istikrarsız bir görüntü arz etmektedir.

Ne olursa olsun ihtiyaç duyulan, Erbakan’a karşı çıkıp bir parça liberal AKP oluşturabilen grubun içinden milliyetçi-teokratik-devletçi güruhun temizlenmesiyle daha özgürlükçü bir yapının meydana getirilmesidir. Benim bundan sonraki dönemde beklentim paranoyak CHP-MHP ittifakının sönmesi ve aklıselim sahibi, iktisat ve siyasette liberal, özgürlüklere yarım ağız değil şeksiz şüphesiz sahip çıkan, yolu izi belli, yalpalamayan yeni bir siyasi oluşumun yükselmesidir.

Bunlar olur mu, bilemem, lakin temennim odur.

Engin Ardıç geçenlerde Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanında Ermeni tehcirinde katliama öncülük eden Diyarbakır Valisi Çerkes Reşit beye yüklenmediğini söylüyordu. Bugün de “büyük ustadan özür dileyerek” Yavuz Baydar’ın kendisine Büyük Mal romanından bir bölüm aktardığını, burada Kemal Tahir’in Ermeni Tehcirini romanın kahramanlarından Sülük beye söylettiğini yazıyor. Ben burada 3 yıl önce Hrant Dink hunharca katledilip Ermeni meselesi ayyuka çıktığında Engin Ardıç’ın bugün ilk defa gördüğü metni aynen İzlenimlerde aktarmıştım. Lakin Engin beyin aktardığı parçada bir eksiklik var, insaf namına bunu burada düzeltmek lazım. Öncelikle benim 3 yıl önce yazdığım “Sür Emri” başlıklı yazıdan romandaki bölümü aktarayım:

[...] İşte bu Yakup Cemil Bey akşam yemeğinden sonra beni çekti tenhaya… ‘Beri bak Sülük Bey, seni sordum soruşturdum, gayet yiğit olduğunu öğrendim. Kulağını aç iyi dinle, gözünü aç, çünkü uyuklamanin sırasi değildir. Padişah fermanı ve de Enver Paşamızın emridir. Ermeninin İngilizle ve de Moskofla sözü  bir ettiği anlaşıldı. Bunların niyeti İngiliz alttan, Moskof üstten vurup Osmanlıyı kötületip sürüp geldiklerinde ‘Bre urun’ diyerektenbir gece apansız Müslümana saldırıp bizi bire kadar doğramaktır. Bu sebeple hükümatımız bunlara ‘sür emri’ çıkaracaktır. Hükümat kısmı hükümat olduğundan ancak sür emri çıkarabilip “vur emri” çıkaramamaktadır. Gerisi burda sizin gibi yiğit Türklere ve de dini bütün Müslümanlara kalmıştır. Bunlar Arabistana doğru sürülecektir. Hükümatımızın zaptiyesi savaş sebebiyle gayet azdır. Çogu çaptan düşmüş kocalardır. Vatan düşmanlarının yolda şuraya buraya dağılmasi ihtimali vardır. Ayrıca dağdaki Ermeninin gelip vurup kurtarmaya çabalaması hartada yazılıdır.  Milis gücü kursanız, yetersiz zaptiyeyi destekleseniz gerektir. Allaha şükür Çorum’umuzda boğaz kıtlığına kıran girmemiştir. Sıklık boğazımız, Hışır boğazımız, Harami boğazımız, hele de Kırkdilim boğazımız gibi boğazlarımız vardır. Bunlar girilmesi kolay çıkılması zor boğazlardır. Hükümat kısmının  sürgün zagonunu kendiniz bilmez değilsiniz. “Malı senin, canı senin, ırzı bile senin, bir kemiği benim, o da meydanda kalirsa” hesabıdır. Ben seni gayet yiğit gördüm ve gayet temiz Türk oğlu Türk ve de dini bütün Müslüman oğlu Müslüman gördüm. Savaşa girmeyen ve de gavur kırmayan gaziliği elde edebilemez. Ne mutlu sizlere ki, hükümatımızın sürgün zagonu yetişmekle gaziliği cebe indirmektesiniz. Göreyim seni, dünyanin yüzünden Ermeni adını silesin, bu dunyada padisahimizin gayret nişanını göğsüne takınıp salınasın ve de öte dünyada cennetin baş köşesindeki gaziler köşküne yanlayıp keyfine bakasın…”

Şimdi Engin Ardıç’ın metnini alalım:

“İşte bu Yakup Cemil Bey akşam yemeğinden sonra beni çekti tenhaya… Beri bak Sülük Bey, seni sordum soruşturdum, gayet yiğit olduğunu öğrendim, kulağını aç iyi dinle, çünkü uyuklamanın sırası değildir, padişah fermanı ve de Enver Paşa’mızın emridir… Hükümatımız bunlara ‘sür emri’ çıkaracaktır. Hükümat kısmı hükümat olduğundan ancak ‘sür emri’ çıkarabilip ‘vur emri’ çıkaramamaktadır. Gerisi burada sizin gibi yiğit Türkler’e ve de dini bütün Müslümanlar’a kalmıştır. Bunlar Arabistan’a doğru sürülecektir. Hükümatımızın zaptiyesi savaş sebebiyle gayet azdır. Çoğu çaptan düşmüş kocalardır. Vatan düşmanlarının yolda şuraya buraya dağılması ihtimali vardır. Ayrıca dağdaki Ermeni’nin gelip vurup kurtarmaya çabalaması haritada yazılıdır. Milis gücü kursanız, yetersiz zaptiyeyi destekleseniz gerektir. Allah’a şükür Çorum’umuzda boğaz kıtlığına kıran girmemiştir. Sıklık Boğazı’mız, Hışır Boğazı’mız, Harami Boğazı’mız, hele de Kırkdilim Boğazı’mız gibi boğazlarımız vardır. Bunlar girilmesi kolay çıkılması zor boğazlardır. Hükümat kısmının sürgün zagonunu kendiniz bilmez değilsiniz. ‘Malı senin, canı senin, ırzı bile senin, bir kemiği benim, o da meydanda kalırsa’ hesabıdır. Ben seni gayet yiğit gördüm ve gayet temiz Türk oğlu Türk ve de dini bütün Müslüman oğlu Müslüman gördüm. Savaşa girmeyen ve de gavur kırmayan gaziliği elde edebilemez. Ne mutlu sizlere ki, hükümatımızın sürgün zagonu yetişmekle gaziliği cebe indirmektesiniz. Göreyim seni, dünyanın yüzünden Ermeni adını silesin. Bu dünyada padişahımızın gayret nişanını göğsüne takınıp salınasın ve de öte dünyada cennetin baş köşesindeki gaziler köşküne yanlayıp keyfine bakasın…”

Benim alıntıladığım metinde koyuyla belirttiğim yerdeki sözlerde Yakup Cemil Ermeni tehcirine Ermenilerin İngiliz ve Moskofla işbirliğinin sebebiyet verdiğini söylüyor. Engin Ardıç ise bu iki satırı sansürlemiş. Anlamsız bir iş yapmış, işin özü zaten belli hükümet vur diyemez, sür der, siz anlayın gerisini mesajı çok açık..

Tabii asıl gafın büyüğü Engin Ardıç’ın yazısının sonunda yer alıyor, şöyle demiş:

Bu gençlik anısını anlatan Sülük Bey, yaşı ilerleyince, tek parti devrinde, otuzlu yıllarda ne mi olmuştu?
CHP Çorum milletvekili!
Açın romanı, bakın.

Yapma Engin bey, ben o romanı 3 defa devirdim, Sülük bey nasıl milletvekili olmuş? Geçtik CHP milletvekili olmayı, o hadiseyi naklettiğinde Atatürk’e suikast iftirasıyla mapus damındaydı, daha sonra da iftirayı atan Hacı Kenan dümbüğü Sülük beyi kızıyla evlendirip öldürttü, Adam Yayınları baskısı sayfa 325′teki ifadesiyle;

“Kumarda kaldığı geceler konakta yalnız yatan Sülük bey büyük kapının önünde yere serilmişti. İnileyerekten can çekişiyordu. İmansız herif ya da herifler “Bunu da Allah yarattı” demeden sıkmışlar, Sülük beyin koca gövdesini kevgire çevirmişlerdi. Atar damarları filan doğrandığı için kanı boşalmış çevresini kızıl göle çevirmişti. Kurşunlardan biri gırtlağını paraladığından boynu kesilmiş kömüş boğası gibi hırıldamaktaydı…”

Ya benim okuduğum kitap yanlış, ya da Engin Ardıç Büyük Mal kitabını okumamış yahut kitabın içeriği külliyen değişmiş. “Açın romanı bakın” demesinde bir ironi yoksa, herhalde öncelikle kendisinin açıp Büyük Mal’ı okuması gerekir. Bir Kemal Tahir hayranı için Büyük Mal’ın okunmamış olması da ciddi bir durumdur ama şimdilik onu görmemiş olalım.

Kısaca, hem sansür, hem yanlış bilgi var, Engin beyi uyarmış olayım, bir ara düzeltsin, zamanında özür dileyip durduk yerde karizmasını çizdirmesin.

Halkı selamlayıp…

091031-atatürk-pasta.hlarge

Medyaya göre 29 Ekim tüm yurtta büyük bir coşkuyla kutlanmış. Mesela benim yaşadığım yerde valilik ve kentin protokolü soğuktan titreyerek ve gülünç bir ritüelle merkezdeki küçük parktaki anıta çelenk koyup birbirlerini selamlayarak cumhuriyeti kutladılar. Memurların coşkusu müthiş iken, halkın cumhuriyete dair iyi ya da kötü bir tepkisini, coşkusunu yahut yılgınlığını görmedim. Genelde herkes işinde gücündeydi. Akşam televizyonda bir iki büyük şehirlerde rejimin yıkılacağı ve ülkenin batacağı paranoyası yaşayan çağdaş görünümlü bazı kişilerin ellerinde meşalelerle yürüdüğünü, etrafındaki kalabalığa bakarak “şu ana kadar korkuyordum lakin artık ölsem de gam yemem” diye ağladığını, havai fişek atıldığını, pastalar kesilip yendiğini müşahade ettim. Tam “iyi ne güzel, bayram coşkuyla kutlanmış” diyerek haberlere ilgimi kaybedip, daha eğlenceli vakit geçirmek üzere aç aslanların besili yaban öküzlerini pusuya düşürdüğü bir belgesel programına bakayım derken, İstanbul protokolünün toplu katılımıyla gerçekleştirilen bir programdaki sahne dikkatimi çekti. Haberdeki ifadeye göre asker ve sivil önde gelen protokolün kestiği pastadan ulu önder çıkıyor ve elindeki şapkayı sallayarak hazirunu selamlıyordu. Görüntü de ilginçti. Pastanın sağ ve solundaki aşçı görünümlü kişiler de en az İstanbul ekabir ve bürokrasisi kadar gururla esas duruşta bekliyor, tüm salon 10. yıl marşıyla inliyordu. Ben de bu sahneyi önümdeki tabaktaki tuzlu fıstıktan atıştırarak ilgiyle izledim, aslanlı belgesele geçişimi bir parça erteledim, zira bu haber en az belgesel kadar eğlenceli görünüyordu.

Daha sonra haber programlarında ciddi görünümlü bir iki adam bu işin Atatürk’e saygısızlık olduğunu, pastadan çıkma eyleminin aslında eğlencelerde gerçekleştiğini ve hiç de uygun olmayan kişilerin pastadan çıktığını filan söylediler. Ben de fıstıktan veriştirirken kendilerine hak verip “evet, öyle üstelik Türkiye’de ilk defa Atatürk karikatürize ediliyor, ne ayıp, dağa düşen gölge önünde bando mızıka çalmak, imzasını koluna dövme yaptırmak, huzurlu seyahat için otobüsün ön camına tablo asmak, dağdaki taşların şeklinin Atatürk’e benzetildiği yere hacı olmaya gitmek, Anıtkabiri telli babaya çevirmek, resmini kafasına kazıtmak, inşaatı bitmeyen okula büst koymak gibi olaylar bu ülkede yaşanmıyor” diye düşündüm. Neyse, ertesi gün konuyla ilgili bakınırken İstanbul Valisinin bir açıklamasıyla karşılaştım. Sayın Vali olayın aslını şöyle anlatmış:

“Orada iki gösteri yapıldı. Bir tanesi özel bir mekanizmayla hazırlanmış pastanın hemen gerisindeki platforma Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Önder Atatürk’ün orijinal maketi, orijinal elbiseleriyle bir mekanizma içinden çıkıp halkı selamlayıp 10. Yıl Nutku’nun bir bölümünü 10. Yıl Marşı’nın eşliğinde söyledi. Sonrasında da bu platformun önündeki pastayı kestik…”

Bir anda ne kadar rahatladık değil mi? Meğer ulu önder bir pastadan çıkmamış, pastanın arkasındaki platformdan yükselip halkı selamlamış. Sizi bilmem ama ben derin bir nefes aldım, pastadan dansöz çıkması gibi yanlış anlamaya mahal verecek bir durum böylece bertaraf edildi, mesele de kalmamış oldu. Tabii bazı kötü niyetliler şu sorularla kafamızı karıştırabilir ama onların tescilli birer rejim düşmanı olduğunu düşünürsek çok da dikkate almamız gerekmez. Misal;

- Atatürk’ün “orijinal maketi” nedir, bir de bunun sahteleri filan mı var? Büst işi dışında bir de Atatürk maketi mi yapılıyor? Misal bu maket Anıtkabirdeki naaştan çıkarılmış bir kalıpla mı yapılmış, neden orijinaldir?

- Bir de orijinal elbise deniyor, Atatürk’ün orijinal elbisesi nereden bulundu, bir makete Atanın tarihi elbisesini giydirmek en az pastadan çıkarmak kadar gülünç değil midir? Yoksa bu elbise rahmetli sağken olduğu gibi İsviçre, Fransa gibi yerlerden mi sipariş verildi, öyle ise millet kesesinden kaç para ödendi?

- Maketin “halkı selamlaması” ne demektir? Halk (daha doğrusu resmi protokol) karşılarındaki maketin selam vermesini gerçek mi zannediyor, selamlamaya karşılık onlar da mukabele etmişler mi, nedir?

- Maket Atatürk 10. yıl nutkunun bir bölümünü 10. yıl marşı eşliğinde okumuş, neden tamamını değil? Bu Ataya hakaret sayılmaz mı? Marşı 2-3 defa tekrarlasanız da nutkun tümünü okusa daha iyi olmaz mıydı? Herşeyi ben mi düşüneceğim.

Görüldüğü gibi pastadan çıkmayan ama halkı selamlayıp marş eşliğinde nutuk veren bir maket söz konusu olduğuna göre hepimiz rahat edebiliriz. Olayda bir anormallik yoktur, asayiş berkemaldir.

Cumhuriyet coşkusuna gölge düşmesin, durmak yok yola devam. (O başka bir şey miydi, karıştırdık galiba, neyse).

Everything is okey

kaptanaysuuuuSomalili korsanlar son yıllarda bölgelerinden gelip geçen gemilerden korsanlık marifetiyle iyi para topluyorlar, pek kimsenin de bunu umursadığı yok anlaşılan, benim de sadece haberlerde filan kulağıma geliyordu, lakin geçenlerde bir Türk gemisinin mürettebatı söz konusu olduğunda biraz dikkat etmiştim. Herneyse işte bu gemideki mürettebatın içinde bir de 4. kaptan seviyesinde hanım görevli varmış, geçenlerde bu gemi mürettebatı salıverilmiş, onlar da memlekete salimen dönmüşler. İşte bu hanım gemi personeli ile bir mülakat da yapılmış, ben bu görüşmeyi fevkalade önemli buldum, satır aralarında önemli mesajlar, tarihe geçecek ipuçları var. Haber şöyle:

Somalili korsanlara Atatürk’ü anlattım

Aden Körfezi’nde kaçırıldıktan 3.5 ay sonra serbest bırakılan “Horizon 1” Gemisi’nin 4. kaptanı Aysun Akbay, kolundaki Atatürk dövmesinin Somalili korsanların ilgisini çektiğini, onlara Atatürk’ün nasıl bir lider olduğunu anlattığını söyledi.

SOMALİLİ korsanların 8 Temmuz’da kaçırıp uzun süren pazarlıklar sonunda 5 Ekim’de serbest bıraktığı ‘Horizon 1’ gemisinin dördüncü kaptanı Aysun Akbay, geçen yıl koluna yaptırdığı ‘Atatürk imzası’ şeklindeki dövmenin korsanların da ilgisini çektiğini söyledi. Atatürkçü bir ailenin kızı olduğunu, Atatürk’ü çok sevdiğini söyleyen Aysun Kaptan, “Bana bu dövmenin anlamını sordular. Ben de onlara Atatürk’ün imzası olduğunu, Atatürk’ün kim olduğunu anlattım, çok şaşırdılar. Arabuluculuk yapan korsan kültürlüydü, Atatürk’ü biliyordu” dedi. ….

KORSANDAN TELEFON

Geçen hafta korsanlardan birisinin kendisini arayarak “Sister, everything is okey?” (Her şey yolunda mı?) diye sorduğunu belirten Akbay, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çok şaşırdım, ‘Evinde misin, iyi misin,mutlu musun?’ sorularına cevap verdim.” Aysun Kaptan, nişanlı olduğu iddialarının doğru olmadığını da belirterek, “Bir erkek arkadaşım yok, aşk da yok. Son sözüm: Özgürlük harika…” dedi.

Haber herhalde herkesi çok duygulanmıştır, normal aklın alacağı iş mi, bir grup müsellah korsan geminizi teslim alıyor, sizi tutsak edip fidye istiyor, siz tüm bu işler olup biterken ağlayıp bir an evvel para gelsin diye dua edeceğinize, bir aralıkta punduna getirip korsanlara ulu önderin liderlik özellikleri hakkında bilgiler veriyorsunuz. Hakikaten şayanı takdir bir durum, öncelikle bu gerçeği teslim edelim. Haberin detaylarına gelirsek, Atatürkçü bir aileye mensup Aysun hanımın Atatürk imzasını üzerine dövme şeklinde kazıtması da anlamlı. Daha önce de Atatürk ile ilgili yürekteki sevginin vücudun çeşitli yerlerinde fiziki dışavurumlarına şahit olmuştuk, hatta rahat ve huzur bulma şeklinde kullanımları da görmüştük, Aysun’un sevgisi böylece daha da anlamına anlam katılmış hale geliyor.

Detaya bakarsak, korsanlar hanım kaptana imzayı sormuşlar, o da kendilerine Atatürk ile ilgili liderlik dahil bazı bilgiler vermiş, korsanlar da bu işe “çok şaşırmışlar”. Atatürk’ün liderlik özelliklerinin Somalili bir eşkiya grubunu şaşırtmasını normal görüyorum. Sohbet derinleşse muhtemelen Türk kültür devrimleri üzerine kısa bir konferans ve tartışma da yaşanabilirdi. Zira öğrendiğimiz kadarıyla arabulucu (neyin arasını buluyor, tercüman yahut komisyoncu mu kastediliyor) korsan kültürlüdür ve Atatürk’ü de tanımaktadır. Keşke Aysun kaptan Atatürkçü bir aileye yakışır tavırla yanında bulundurması gereken Nutuk nüshalarından birini kültürlü korsana verseydi de diğer şaşkın korsanlar aydınlatılabilseydi. Aslında o bölgedeki korsanları dinlemek lazım, kimbilir başka ülkelerden fidye amaçlı kaçırılan gemilerde de benzer sohbetler yapılmıştır. Misal bir ABD gemisindeki tutsağın kolundaki ABD bayrağı üzerine Washington’un liderlik özellikleri yahut ABD eyalet yönetim sistemi üzerine bir panel gerçekleştirilmiştir belki de.

Düşünün, Somalili korsanlarda artık öyle bir alışkanlık oluyor ki, çeşitli bölgelerden gemileri esir aldıklarında aynı zamanda farklı kültür ve önemli şahsiyetlerle ilgili bilgiler ediniliyor, tartışmalar yapılıyor. Bir tür Somali Açık Deniz Korsanlık Akademisi. Hatta iş ilerletilip “Ortadoğu Meselesinde Yeni Açılımlar Sempozyumu: Atatürkçü Bir Perspektif , Düzenleyen: Somali Korsanları ve Esirler, Yer: Aden Körfezindeki Panama Bandıralı Yük Şilebi, Tarih: Ekim 2009″ şeklinde bir etkinlik bile planlanabilir. Korsanlar fidye işinden milyonlarca dolar kaldırıyor, bir kısmını sosyal ve kültürel aktivitelere ayırmalarında mahzur yok.

Bu arada Aysun hanımın eve döndükten sonra korsanlar tarafından aranıp hal hatırının sorulması, kendisinin korsanları hakikaten etki altında bıraktığını gösteriyor. Mahallenin delikanlısı tarzında “bir problem varsa bilelim, gelip halledelim” veznindeki telefonu ben anlamlı gördüm. İşte çağdaş bir cumhuriyet kızı, korsanlara bile medeniyet öğretmiş, adamlar arayıp hal hatır soruyorlar. Yarın Somali’de bu korsanlar idareyi ele alır da Türk tarzı bir cumhuriyet rejimi kurarlarsa hiç şaşırmam. Zira derslerini çok iyi öğrendikleri belli.

Son olarak, çağdaş ve eğitimli kadınlarımızdaki bu saf ve iyimser misyonerlik girişimlerine şapka çıkardığımı da ekleyeyim, Somalili korsanlara Atatürkçülük konferansı vermek başka kimin aklına gelebilir ki. Lafı uzatmazsak, 4. kaptan Aysun hanımın filmlere, dizilere konu olabilecek macerası işte böyle cereyan etmiş. “Türk kızı Aysun ve Somalili Korsanlar 1: Korsanlar Atatürkçülük Öğreniyor”, “Aysun ve Korsanlar Anıtkabirde”, “Aysun Kaptan ve Korsanlar Korosundan 10. Yıl Marşı” şeklinde yeni açılımlar herhalde hiçbirimizi şaşırtmayacaktır. En azından beni şaşırtmayacağını söyleyebilirim.

Anlamlı Tören

Dün Kazım Karabekir ile ilgili birşeylere bakınırken tuhaf bir habere rastladım. Yerel birhaber sitesinde Kazım Karabekir Paşanın doğum günü vesilesiyle anıldığından söz edilirken kullanılan resim dikkatimi çekti. Herhalde yanlışlık olmalı dedim, zira bir devlet adamının anılması töreninde uzun bir masaya konmuş karpuzların başında elleri havada bekleyen adamlar görünüyordu. Bir yanlışlık var mı diye araştırmayı derinleştirdiğimde resmin hataen konulmadığını, paşanın anma töreninde karpuz yeme yarışmasının icra edildiğini gördüm. İki kaynaktan olayın detayını vereyim:

Haber 1: Şark Fatihi Kazım Karabekir Paşa doğumunun 127. yılında  memleketi Karaman’ın Kazım Karabekir ilçesinde törenle anıldı. Kazım Karabekir Parkı’nda paşanın anıtına çelenk koyulması ile başlayan kutlamalar saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile başladı. Kazım Karabekir Belediyesi olarak Kazım Karabekir Paşayı her yıl 26 Ocak tarihinde andıklarını, fakat kötü hava şartları nedeniyle bu kutlamaların tam olarak yapılamadığını belirten Kazım Karabekir Belediye Başkanı Muammer Sarı bunun için kutlamaları yıl içine yaydıklarını söyledi.

Bu gün burada Kazım Karabekir Paşa’nın doğumunun 127.yılını kutluyoruz diyerek sözlerini sürdüren Sarı: ‘Paşa kurtuluş savaşında çok büyük başarılar elde etmiş, doğuda yaptığı çalışmalardan ötürü şark fatihi ünvanını almıştır. Yaşamı boyunca Atatürk’ün en büyük destekçisi olmuştur. Dürüstlükten ayrılmamıştır. Vatanını milletini her zaman sevmiştir. yetimler babası olmuştur. Biz Kazım Karabekir halkı olarak onunla hem şehri olmaktan büyük gurur duyuyoruz. Doğumunun 127.yılında paşamızı ve  bu millet için, bayrak için, vatan için canını vermiş tüm şehitlerimizi saygıyla anıyorum ” dedi. Daha sonra kürsüye gelen Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Karabekir çok heyecanlı olduğunu ifade ederek, ”Burada konuşma yapmak öyle bir büyük heyecan ki kelimelere sığmıyor. Nasıl bir kadir şinaslık örneği ki 127 yıl önce doğan, bu kutsal topraklarda onun doğum gününü aynı şevkle aynı heyecanla kutluyoruz ” dedi.

…..

Haber 2: Karaman’ın Kazım Karabekir ilçesinde, Kazım Karabekir Paşa’yı anma etkinlikleri içinde yapılan karpuz yeme yarışmasını geçen seneki yarışmalarda burnu kırıldığı için yarışmayı tamamlayamayan yarışmacı kazandı. Yarışmaya katılan yarışmacılar masaların üstündeki karpuzları elleriyle kırarak yerken yarışmayı Ümit Küçükkoraş kazandı. Karaman Valisi Fatih Şahin tarafından çeyrek altınla ödüllendirilen Küçükkoraş, kimsenin kendisinden hızlı karpuz yiyemeyeceğini iddia ederek, ”İlçemizde 3 yıldır karpuz yeme yarışması yapılıyor. İlk seneki yarışmayı ben kazandım. Geçen sene de kazanacaktım. Fakat karpuzu kafamla kırmaya çalışınca burnum kırıldı. Yarışmayı bırakmak zorunda kaldım. Bu sene yine yarışmalara katıldım ve kazandım. Sayın Valimiz beni tebrik ederek ödüllendirdi. Yaşadığım müddetçe bu yarışmayı benden başka kimse kazanamaz” dedi. Etkinliklerde halat çekme ve bisiklet yarışları da yapıldı.

Herhalde hepiniz bu anlamlı tören karşısında gözyaşlarınızı tutamamışsınızdır. Misal ben yarım saattir gülmekten göz yaşlarımı zaptedemiyorum. Tabii tek gülme sebebim belediye başkanının Kazım Karabekir hayatı boyunca ‘Atatürk’ün en yakın destekçisi olmuştur’ sözü değil. Ona da çok güldüm, yalan olmasın, ancak şu geçen sene adamgibi karpuzu yumrukla değilde fantezi yapıp kafasıyla kırmaya çalışırken burnunu kıran adamın da en az başkan kadar komik olduğunu inkar edemeyiz herhalde. Törende başka anlamlı şeyler de var, misal halat çekilmiş, bisiklete binilmiş. Bir de akademisyenin biri Paşanın “bilinmeyen” yönlerini anlatmış. Kazım Karabekir paşanın bilinmeyen nesi var ki, tuhaf şey. Kaldı ki benim verilen mesajlardan paşayı resmi tarih nezdinde temize çıkarmaya çalışma gayreti sezdim.

İlkokuldan beri okutulan palavralara gönüllü olarak kanmıyorsanız Kazım Karabekir ile Atatürk’ün yollarının daha cumhuriyetin ilk yıllarında ayrıldığını, paşanın istiklal mahkemesinde direkten dönüp evine çekildiğini, yazdığı İstiklal Harbimiz adlı kitabın toplatılıp yok edildiği, daha sonra basıldığında mahkemelerde süründüğünü, KazımKarabekir’in Atatürk’ün ölümünün ardından diğer muhaliflerle beraber İsmet Paşanın davetiyle 1939 sonrası siyasete girdiğini bilmeniz için çok detaylı bir araştırma yapmanıza gerek yok. Kazım Karabekir hayatı boyunca değil, birkaç sene Atatürk’ün en yakın destekçilerinden olmuştur, cumhuriyetten sonra Atatürk ile konuşmamış, aksine onun Nutukta kendileri ile ilgili ileri sürdüklerine cevap mahiyetinde şeyler yazmış, bu sebeple de başı belaya girmiştir. Hasılı, Karaman vilayetinde protokol ilkokul çocuğu düzeyinde bilgi sahibi değilse belediye başkanının Kazım Karabekir’e attığı iftirayı yutmamış olsa gerektir.

Ha, Kazım Karabekir çok matah bir adam mıdır, bana göre çocukça naifliği olan biri, yazdığı şiirler filan ilkokul talebesi ayarındadır. İyi niyetli olduğunu zannederim ama lider vasfı olan biri değilmiş, Mustafa Kemal bunları dakikasında harcayıverdi, yiğidin hakkını teslim etmek lazım. Bundan ötesi yorumlar tarih ilmine vakıf kişilerce yapılabilir, benimki amatörce bir hataya işlaret etmekten ibaret. Bir de öyle Kazım Karabekir töreni filan derken yarın hassas vatandaşlar “ne oluyoruz, rejim düşmanı paşa için devlet erkanı nasıl etkinlik yapar”  diye homurdanırsa belayı bulabilirsiniz, söylemedi demeyin.

Diğer taraftan valinin karpuzu kabuğuna kadar yalayıp yutan yurttaşa verdiği ödül aklıma şunu da getirdi. Neden tüm resmi devlet törenleri bu tür aktivitelerle şenlendirilmesin? Bakıyorum anma törenlerinde protokol ciddiyeti halkla bütünleşmenin önüne geçiyor. Kazım Karabekir ilçesindeki törende resmi erkan ile halk kucaklaşmış, karpuzlar yumruklanmış, halatlar çekilmiş, yalanlar atılmış hasılı epey eğlenilmiş. Paşa da sağ olsa herhalde böyle bir doğum günü isterdi, ruhu şad edilmiş. Bundan sonra il ve ilçelerdeki ünlü şahsiyetler benzer törenlerle anılsa güzel olmaz mı? Misal Konya’da Mevlana törenlerinde Müze önünde etliekmek yeme yarışması yapılsa, Hacıbektaş etkinliklerinde sayın Baykal ve Erdoğan kafayla karpuz kırma yarışması yapsa, AKP ve CHP’liler halat çekse, bir Alevi ile Sünni güreştirilse, Anıtkabir etkinlikleri çerçevesinde çağdaş insanlarımız içki içme yarışması yapsa, ağızlarında kaşık yumurta taşısa, çuvala girip hoplasa ortama renk gelmez mi?

Kısaca küçük bir ilçemizdeki bu anlamlı etkinlik ulusumuzun birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bu ve diğer günler için bende ümit ışığı oluşturmuş, işte devlet millet kaynaşması dedirtmiştir. Zavallı Kazım Karabekir paşa ise mezarında ne tarafa dönüyordur, orasını bilemeyeceğim.

Emanet

Sitemizin demirbaşlarından Fatih Terim geçenlerde ameliyat geçirmiş, kopan parmağı ameliyatla yerine dikilmiş. Kendisine geçmiş olsun yahut anlayacağı ifade ile “let it passed being” diyelim. Haber sitesinde konuyla ilgili bir sürü tuhaf teferruat anlatılıyor, benim dikkatimi aşağıdaki paragraf çekti bakalım siz ne diyeceksiniz:

Nalbantoğlu, ameliyat öncesi Terim’in ”Ben kendimi Türk hekimlerine emanet ediyorum” dediğini kaydeden Nalbantoğlu, kendilerinin de, ”Siz dünyaya Türk futbolunu gösterdiniz, elimizden geleni yapacağız” dediklerini ifade etti.

Akçaabat belediye başkanına atfedilen bir pankart aklıma geliverdi, hani “Ben de; sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim”diye yazdırmış ya, işte Fatih hocanın acı içinde kıvranırken “Kendimi Türk hekimlerine emanet ediyorum” vecizesindeki büyük anlamı bu çerçevede değerlendirdim. Diğer yandan doktorun “tamam Fatih bey, siz kendinizi yormayın” demek yerine “siz dünyaya Türk futbolunu gösterdiniz” türü bir laf etmesini nereye koyacağız? Ben bu sözü de güreş tutan askere haydi benimle de güreş diyen Atatürk’e askerin “Paşam sen yedi düvelin sırtını yere getirdin” cevabına benzettim. Kısaca manzara şöyle, büyük Türk spor adamı Terim vakur bir ifadeyle kendini Türk hekimlerine emanet ettiğini söylerken kahraman doktor da “hocam, sen dünyaya futbolu öğrettin, bizim yaptığımız seninki yanında iş değil”diyor. Ayrıca bu noktada Kemal Unakıtan’ın basit bir ameliyat için hanımının rüyasında gördüğü Cleveland’a gitmesine de atıf yapmak mümkün.

Kısaca, manzara epey duygu yüklü, anlamlı, herhalde gözleriniz dolu dolu olmuştur. Gerçi gözyaşlarımızı silerken “yahu bu Fatih hoca geçen maç rakip teknik adama top degajlayıp yaka bağır açık saldırıp hepimizi rezil etmişti, İsviçre maçı da hafızalarda taze” düşünenimiz de çıkmış olabilir. Yine de fitne ve fesada yol açmayalım. Hoca kendini Türk hekimlerine emanet ederek her zaman olduğu gibi büyük bir ders vermiştir. Ben de kendisine şu mesajı veriyorum, “Mr Terim, finger no important, you are resigned Turkish doctor, you show Turkish futball to the earth, thank you emperotore”.

Kıyas

CHP Denizli il teşkilat yönetimi görevden alınmış. Haberde Atatürk anıtındaki atın cinsel organı filan da deniyor, ne iş bu diyerek baktığımda detaylarda şunları gördüm:

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Denizli il yönetimindeki 8 kişinin istifasından sonra İl Başkanı Ali Kavak ve bütün yönetim görevden alındı. İl Başkanı Kavak CHP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) tarafından, parti tüzüğünün 42. maddesi gereğince yapılan işlemi doğruladı.

CHP İl Başkanı Kavak’ın, görevde bulunduğu dönemde çeşitli zamanlarda söylediği bazı sözler ve icraatları tepki toplamıştı, Bir televizyon programında Hz. Muhammed’i (SAV) Atatürk’le kıyaslamasına tepki yağmıştı.

Programa canlı yayında katılan Ali Kavak, Denizli Vali Yardımcısı Mustafa Güney’in, “Dünya, Hz. Muhammed gibi bir lider istiyor.” sözü üzerine, “Yani Atatürk gibi bir lideri bırakıyoruz biz Denizli’de? Tabii Hz. Muhammed dinî liderdir. Yeni baştan şeye getiriyoruz.” demişti. Bu sözler, Denizli’de çeşitli sivil toplum örgütleri, siyasi parti temsilcileri ve diğer vatandaşların tepkisine sebep olmuştu.

Ayrıca parti binasında düzenlediği bir basın toplantısında da belediye önündeki Atatürk anıtında bulunan atın cinsel organının özellikle koparıldığını ileri süren CHP İl Başkanı Kavak, heykeli yapan Mimar Sinan Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Tamer Başoğlu yalanlayınca zor durumda kalmıştı.

Evet, evet, hatırladım, hatta o sıralarda burada ben de konuyu ele almış ve Serdar Turgutvari bir penis yazısı kaleme almıştım. Tabii il örgütünün görevden alınması ile bu işin ne ilgisi var çözemedim, bana göre bu Cihan haber ajansının adama bel altı vurma gayretiyle sokuşturduğu bir hatırlatmadan ibaret. Diğer taraftan Hz. Muhammet ile Atatürk kıyaslaması konusunda CHP’nin tavrını kim kınayabilir? Adam Atatürk ile Hz. Muhammet’i kıyaslama gafletine düşmüş, halbuki Atatürk ile hiçkimse kıyaslanabilir mi? Bu nasıl bir edepsizliktir.

İşte Denizli il başkanı bu gafletinin bedelini çağdaşlıktan tavizsiz CHP MKYK tarafından azledilerek ödemiş. Suçu o kadar büyük ki, atın cinsel organı için verdiği şanlı mücadele bile kendisini kurtarmaya yetmemiş.

Neyse, ibreti alem olsun, herkes lafını bilsin de konuşsun.

Older Posts »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.