Feeds:
Posts
Comments

Halkı selamlayıp…

091031-atatürk-pasta.hlarge

Medyaya göre 29 Ekim tüm yurtta büyük bir coşkuyla kutlanmış. Mesela benim yaşadığım yerde valilik ve kentin protokolü soğuktan titreyerek ve gülünç bir ritüelle merkezdeki küçük parktaki anıta çelenk koyup birbirlerini selamlayarak cumhuriyeti kutladılar. Memurların coşkusu müthiş iken, halkın cumhuriyete dair iyi ya da kötü bir tepkisini, coşkusunu yahut yılgınlığını görmedim. Genelde herkes işinde gücündeydi. Akşam televizyonda bir iki büyük şehirlerde rejimin yıkılacağı ve ülkenin batacağı paranoyası yaşayan çağdaş görünümlü bazı kişilerin ellerinde meşalelerle yürüdüğünü, etrafındaki kalabalığa bakarak “şu ana kadar korkuyordum lakin artık ölsem de gam yemem” diye ağladığını, havai fişek atıldığını, pastalar kesilip yendiğini müşahade ettim. Tam “iyi ne güzel, bayram coşkuyla kutlanmış” diyerek haberlere ilgimi kaybedip, daha eğlenceli vakit geçirmek üzere aç aslanların besili yaban öküzlerini pusuya düşürdüğü bir belgesel programına bakayım derken, İstanbul protokolünün toplu katılımıyla gerçekleştirilen bir programdaki sahne dikkatimi çekti. Haberdeki ifadeye göre asker ve sivil önde gelen protokolün kestiği pastadan ulu önder çıkıyor ve elindeki şapkayı sallayarak hazirunu selamlıyordu. Görüntü de ilginçti. Pastanın sağ ve solundaki aşçı görünümlü kişiler de en az İstanbul ekabir ve bürokrasisi kadar gururla esas duruşta bekliyor, tüm salon 10. yıl marşıyla inliyordu. Ben de bu sahneyi önümdeki tabaktaki tuzlu fıstıktan atıştırarak ilgiyle izledim, aslanlı belgesele geçişimi bir parça erteledim, zira bu haber en az belgesel kadar eğlenceli görünüyordu.

Daha sonra haber programlarında ciddi görünümlü bir iki adam bu işin Atatürk’e saygısızlık olduğunu, pastadan çıkma eyleminin aslında eğlencelerde gerçekleştiğini ve hiç de uygun olmayan kişilerin pastadan çıktığını filan söylediler. Ben de fıstıktan veriştirirken kendilerine hak verip “evet, öyle üstelik Türkiye’de ilk defa Atatürk karikatürize ediliyor, ne ayıp, dağa düşen gölge önünde bando mızıka çalmak, imzasını koluna dövme yaptırmak, huzurlu seyahat için otobüsün ön camına tablo asmak, dağdaki taşların şeklinin Atatürk’e benzetildiği yere hacı olmaya gitmek, Anıtkabiri telli babaya çevirmek, resmini kafasına kazıtmak, inşaatı bitmeyen okula büst koymak gibi olaylar bu ülkede yaşanmıyor” diye düşündüm. Neyse, ertesi gün konuyla ilgili bakınırken İstanbul Valisinin bir açıklamasıyla karşılaştım. Sayın Vali olayın aslını şöyle anlatmış:

“Orada iki gösteri yapıldı. Bir tanesi özel bir mekanizmayla hazırlanmış pastanın hemen gerisindeki platforma Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Önder Atatürk’ün orijinal maketi, orijinal elbiseleriyle bir mekanizma içinden çıkıp halkı selamlayıp 10. Yıl Nutku’nun bir bölümünü 10. Yıl Marşı’nın eşliğinde söyledi. Sonrasında da bu platformun önündeki pastayı kestik…”

Bir anda ne kadar rahatladık değil mi? Meğer ulu önder bir pastadan çıkmamış, pastanın arkasındaki platformdan yükselip halkı selamlamış. Sizi bilmem ama ben derin bir nefes aldım, pastadan dansöz çıkması gibi yanlış anlamaya mahal verecek bir durum böylece bertaraf edildi, mesele de kalmamış oldu. Tabii bazı kötü niyetliler şu sorularla kafamızı karıştırabilir ama onların tescilli birer rejim düşmanı olduğunu düşünürsek çok da dikkate almamız gerekmez. Misal;

- Atatürk’ün “orijinal maketi” nedir, bir de bunun sahteleri filan mı var? Büst işi dışında bir de Atatürk maketi mi yapılıyor? Misal bu maket Anıtkabirdeki naaştan çıkarılmış bir kalıpla mı yapılmış, neden orijinaldir?

- Bir de orijinal elbise deniyor, Atatürk’ün orijinal elbisesi nereden bulundu, bir makete Atanın tarihi elbisesini giydirmek en az pastadan çıkarmak kadar gülünç değil midir? Yoksa bu elbise rahmetli sağken olduğu gibi İsviçre, Fransa gibi yerlerden mi sipariş verildi, öyle ise millet kesesinden kaç para ödendi?

- Maketin “halkı selamlaması” ne demektir? Halk (daha doğrusu resmi protokol) karşılarındaki maketin selam vermesini gerçek mi zannediyor, selamlamaya karşılık onlar da mukabele etmişler mi, nedir?

- Maket Atatürk 10. yıl nutkunun bir bölümünü 10. yıl marşı eşliğinde okumuş, neden tamamını değil? Bu Ataya hakaret sayılmaz mı? Marşı 2-3 defa tekrarlasanız da nutkun tümünü okusa daha iyi olmaz mıydı? Herşeyi ben mi düşüneceğim.

Görüldüğü gibi pastadan çıkmayan ama halkı selamlayıp marş eşliğinde nutuk veren bir maket söz konusu olduğuna göre hepimiz rahat edebiliriz. Olayda bir anormallik yoktur, asayiş berkemaldir.

Cumhuriyet coşkusuna gölge düşmesin, durmak yok yola devam. (O başka bir şey miydi, karıştırdık galiba, neyse).

Everything is okey

kaptanaysuuuuSomalili korsanlar son yıllarda bölgelerinden gelip geçen gemilerden korsanlık marifetiyle iyi para topluyorlar, pek kimsenin de bunu umursadığı yok anlaşılan, benim de sadece haberlerde filan kulağıma geliyordu, lakin geçenlerde bir Türk gemisinin mürettebatı söz konusu olduğunda biraz dikkat etmiştim. Herneyse işte bu gemideki mürettebatın içinde bir de 4. kaptan seviyesinde hanım görevli varmış, geçenlerde bu gemi mürettebatı salıverilmiş, onlar da memlekete salimen dönmüşler. İşte bu hanım gemi personeli ile bir mülakat da yapılmış, ben bu görüşmeyi fevkalade önemli buldum, satır aralarında önemli mesajlar, tarihe geçecek ipuçları var. Haber şöyle:

Somalili korsanlara Atatürk’ü anlattım

Aden Körfezi’nde kaçırıldıktan 3.5 ay sonra serbest bırakılan “Horizon 1” Gemisi’nin 4. kaptanı Aysun Akbay, kolundaki Atatürk dövmesinin Somalili korsanların ilgisini çektiğini, onlara Atatürk’ün nasıl bir lider olduğunu anlattığını söyledi.

SOMALİLİ korsanların 8 Temmuz’da kaçırıp uzun süren pazarlıklar sonunda 5 Ekim’de serbest bıraktığı ‘Horizon 1’ gemisinin dördüncü kaptanı Aysun Akbay, geçen yıl koluna yaptırdığı ‘Atatürk imzası’ şeklindeki dövmenin korsanların da ilgisini çektiğini söyledi. Atatürkçü bir ailenin kızı olduğunu, Atatürk’ü çok sevdiğini söyleyen Aysun Kaptan, “Bana bu dövmenin anlamını sordular. Ben de onlara Atatürk’ün imzası olduğunu, Atatürk’ün kim olduğunu anlattım, çok şaşırdılar. Arabuluculuk yapan korsan kültürlüydü, Atatürk’ü biliyordu” dedi. ….

KORSANDAN TELEFON

Geçen hafta korsanlardan birisinin kendisini arayarak “Sister, everything is okey?” (Her şey yolunda mı?) diye sorduğunu belirten Akbay, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çok şaşırdım, ‘Evinde misin, iyi misin,mutlu musun?’ sorularına cevap verdim.” Aysun Kaptan, nişanlı olduğu iddialarının doğru olmadığını da belirterek, “Bir erkek arkadaşım yok, aşk da yok. Son sözüm: Özgürlük harika…” dedi.

Haber herhalde herkesi çok duygulanmıştır, normal aklın alacağı iş mi, bir grup müsellah korsan geminizi teslim alıyor, sizi tutsak edip fidye istiyor, siz tüm bu işler olup biterken ağlayıp bir an evvel para gelsin diye dua edeceğinize, bir aralıkta punduna getirip korsanlara ulu önderin liderlik özellikleri hakkında bilgiler veriyorsunuz. Hakikaten şayanı takdir bir durum, öncelikle bu gerçeği teslim edelim. Haberin detaylarına gelirsek, Atatürkçü bir aileye mensup Aysun hanımın Atatürk imzasını üzerine dövme şeklinde kazıtması da anlamlı. Daha önce de Atatürk ile ilgili yürekteki sevginin vücudun çeşitli yerlerinde fiziki dışavurumlarına şahit olmuştuk, hatta rahat ve huzur bulma şeklinde kullanımları da görmüştük, Aysun’un sevgisi böylece daha da anlamına anlam katılmış hale geliyor.

Detaya bakarsak, korsanlar hanım kaptana imzayı sormuşlar, o da kendilerine Atatürk ile ilgili liderlik dahil bazı bilgiler vermiş, korsanlar da bu işe “çok şaşırmışlar”. Atatürk’ün liderlik özelliklerinin Somalili bir eşkiya grubunu şaşırtmasını normal görüyorum. Sohbet derinleşse muhtemelen Türk kültür devrimleri üzerine kısa bir konferans ve tartışma da yaşanabilirdi. Zira öğrendiğimiz kadarıyla arabulucu (neyin arasını buluyor, tercüman yahut komisyoncu mu kastediliyor) korsan kültürlüdür ve Atatürk’ü de tanımaktadır. Keşke Aysun kaptan Atatürkçü bir aileye yakışır tavırla yanında bulundurması gereken Nutuk nüshalarından birini kültürlü korsana verseydi de diğer şaşkın korsanlar aydınlatılabilseydi. Aslında o bölgedeki korsanları dinlemek lazım, kimbilir başka ülkelerden fidye amaçlı kaçırılan gemilerde de benzer sohbetler yapılmıştır. Misal bir ABD gemisindeki tutsağın kolundaki ABD bayrağı üzerine Washington’un liderlik özellikleri yahut ABD eyalet yönetim sistemi üzerine bir panel gerçekleştirilmiştir belki de.

Düşünün, Somalili korsanlarda artık öyle bir alışkanlık oluyor ki, çeşitli bölgelerden gemileri esir aldıklarında aynı zamanda farklı kültür ve önemli şahsiyetlerle ilgili bilgiler ediniliyor, tartışmalar yapılıyor. Bir tür Somali Açık Deniz Korsanlık Akademisi. Hatta iş ilerletilip “Ortadoğu Meselesinde Yeni Açılımlar Sempozyumu: Atatürkçü Bir Perspektif , Düzenleyen: Somali Korsanları ve Esirler, Yer: Aden Körfezindeki Panama Bandıralı Yük Şilebi, Tarih: Ekim 2009″ şeklinde bir etkinlik bile planlanabilir. Korsanlar fidye işinden milyonlarca dolar kaldırıyor, bir kısmını sosyal ve kültürel aktivitelere ayırmalarında mahzur yok.

Bu arada Aysun hanımın eve döndükten sonra korsanlar tarafından aranıp hal hatırının sorulması, kendisinin korsanları hakikaten etki altında bıraktığını gösteriyor. Mahallenin delikanlısı tarzında “bir problem varsa bilelim, gelip halledelim” veznindeki telefonu ben anlamlı gördüm. İşte çağdaş bir cumhuriyet kızı, korsanlara bile medeniyet öğretmiş, adamlar arayıp hal hatır soruyorlar. Yarın Somali’de bu korsanlar idareyi ele alır da Türk tarzı bir cumhuriyet rejimi kurarlarsa hiç şaşırmam. Zira derslerini çok iyi öğrendikleri belli.

Son olarak, çağdaş ve eğitimli kadınlarımızdaki bu saf ve iyimser misyonerlik girişimlerine şapka çıkardığımı da ekleyeyim, Somalili korsanlara Atatürkçülük konferansı vermek başka kimin aklına gelebilir ki. Lafı uzatmazsak, 4. kaptan Aysun hanımın filmlere, dizilere konu olabilecek macerası işte böyle cereyan etmiş. “Türk kızı Aysun ve Somalili Korsanlar 1: Korsanlar Atatürkçülük Öğreniyor”, “Aysun ve Korsanlar Anıtkabirde”, “Aysun Kaptan ve Korsanlar Korosundan 10. Yıl Marşı” şeklinde yeni açılımlar herhalde hiçbirimizi şaşırtmayacaktır. En azından beni şaşırtmayacağını söyleyebilirim.

Anlamlı Tören

Dün Kazım Karabekir ile ilgili birşeylere bakınırken tuhaf bir habere rastladım. Yerel birhaber sitesinde Kazım Karabekir Paşanın doğum günü vesilesiyle anıldığından söz edilirken kullanılan resim dikkatimi çekti. Herhalde yanlışlık olmalı dedim, zira bir devlet adamının anılması töreninde uzun bir masaya konmuş karpuzların başında elleri havada bekleyen adamlar görünüyordu. Bir yanlışlık var mı diye araştırmayı derinleştirdiğimde resmin hataen konulmadığını, paşanın anma töreninde karpuz yeme yarışmasının icra edildiğini gördüm. İki kaynaktan olayın detayını vereyim:

Haber 1: Şark Fatihi Kazım Karabekir Paşa doğumunun 127. yılında  memleketi Karaman’ın Kazım Karabekir ilçesinde törenle anıldı. Kazım Karabekir Parkı’nda paşanın anıtına çelenk koyulması ile başlayan kutlamalar saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile başladı. Kazım Karabekir Belediyesi olarak Kazım Karabekir Paşayı her yıl 26 Ocak tarihinde andıklarını, fakat kötü hava şartları nedeniyle bu kutlamaların tam olarak yapılamadığını belirten Kazım Karabekir Belediye Başkanı Muammer Sarı bunun için kutlamaları yıl içine yaydıklarını söyledi.

Bu gün burada Kazım Karabekir Paşa’nın doğumunun 127.yılını kutluyoruz diyerek sözlerini sürdüren Sarı: ‘Paşa kurtuluş savaşında çok büyük başarılar elde etmiş, doğuda yaptığı çalışmalardan ötürü şark fatihi ünvanını almıştır. Yaşamı boyunca Atatürk’ün en büyük destekçisi olmuştur. Dürüstlükten ayrılmamıştır. Vatanını milletini her zaman sevmiştir. yetimler babası olmuştur. Biz Kazım Karabekir halkı olarak onunla hem şehri olmaktan büyük gurur duyuyoruz. Doğumunun 127.yılında paşamızı ve  bu millet için, bayrak için, vatan için canını vermiş tüm şehitlerimizi saygıyla anıyorum ” dedi. Daha sonra kürsüye gelen Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Karabekir çok heyecanlı olduğunu ifade ederek, ”Burada konuşma yapmak öyle bir büyük heyecan ki kelimelere sığmıyor. Nasıl bir kadir şinaslık örneği ki 127 yıl önce doğan, bu kutsal topraklarda onun doğum gününü aynı şevkle aynı heyecanla kutluyoruz ” dedi.

…..

Haber 2: Karaman’ın Kazım Karabekir ilçesinde, Kazım Karabekir Paşa’yı anma etkinlikleri içinde yapılan karpuz yeme yarışmasını geçen seneki yarışmalarda burnu kırıldığı için yarışmayı tamamlayamayan yarışmacı kazandı. Yarışmaya katılan yarışmacılar masaların üstündeki karpuzları elleriyle kırarak yerken yarışmayı Ümit Küçükkoraş kazandı. Karaman Valisi Fatih Şahin tarafından çeyrek altınla ödüllendirilen Küçükkoraş, kimsenin kendisinden hızlı karpuz yiyemeyeceğini iddia ederek, ”İlçemizde 3 yıldır karpuz yeme yarışması yapılıyor. İlk seneki yarışmayı ben kazandım. Geçen sene de kazanacaktım. Fakat karpuzu kafamla kırmaya çalışınca burnum kırıldı. Yarışmayı bırakmak zorunda kaldım. Bu sene yine yarışmalara katıldım ve kazandım. Sayın Valimiz beni tebrik ederek ödüllendirdi. Yaşadığım müddetçe bu yarışmayı benden başka kimse kazanamaz” dedi. Etkinliklerde halat çekme ve bisiklet yarışları da yapıldı.

Herhalde hepiniz bu anlamlı tören karşısında gözyaşlarınızı tutamamışsınızdır. Misal ben yarım saattir gülmekten göz yaşlarımı zaptedemiyorum. Tabii tek gülme sebebim belediye başkanının Kazım Karabekir hayatı boyunca ‘Atatürk’ün en yakın destekçisi olmuştur’ sözü değil. Ona da çok güldüm, yalan olmasın, ancak şu geçen sene adamgibi karpuzu yumrukla değilde fantezi yapıp kafasıyla kırmaya çalışırken burnunu kıran adamın da en az başkan kadar komik olduğunu inkar edemeyiz herhalde. Törende başka anlamlı şeyler de var, misal halat çekilmiş, bisiklete binilmiş. Bir de akademisyenin biri Paşanın “bilinmeyen” yönlerini anlatmış. Kazım Karabekir paşanın bilinmeyen nesi var ki, tuhaf şey. Kaldı ki benim verilen mesajlardan paşayı resmi tarih nezdinde temize çıkarmaya çalışma gayreti sezdim.

İlkokuldan beri okutulan palavralara gönüllü olarak kanmıyorsanız Kazım Karabekir ile Atatürk’ün yollarının daha cumhuriyetin ilk yıllarında ayrıldığını, paşanın istiklal mahkemesinde direkten dönüp evine çekildiğini, yazdığı İstiklal Harbimiz adlı kitabın toplatılıp yok edildiği, daha sonra basıldığında mahkemelerde süründüğünü, KazımKarabekir’in Atatürk’ün ölümünün ardından diğer muhaliflerle beraber İsmet Paşanın davetiyle 1939 sonrası siyasete girdiğini bilmeniz için çok detaylı bir araştırma yapmanıza gerek yok. Kazım Karabekir hayatı boyunca değil, birkaç sene Atatürk’ün en yakın destekçilerinden olmuştur, cumhuriyetten sonra Atatürk ile konuşmamış, aksine onun Nutukta kendileri ile ilgili ileri sürdüklerine cevap mahiyetinde şeyler yazmış, bu sebeple de başı belaya girmiştir. Hasılı, Karaman vilayetinde protokol ilkokul çocuğu düzeyinde bilgi sahibi değilse belediye başkanının Kazım Karabekir’e attığı iftirayı yutmamış olsa gerektir.

Ha, Kazım Karabekir çok matah bir adam mıdır, bana göre çocukça naifliği olan biri, yazdığı şiirler filan ilkokul talebesi ayarındadır. İyi niyetli olduğunu zannederim ama lider vasfı olan biri değilmiş, Mustafa Kemal bunları dakikasında harcayıverdi, yiğidin hakkını teslim etmek lazım. Bundan ötesi yorumlar tarih ilmine vakıf kişilerce yapılabilir, benimki amatörce bir hataya işlaret etmekten ibaret. Bir de öyle Kazım Karabekir töreni filan derken yarın hassas vatandaşlar “ne oluyoruz, rejim düşmanı paşa için devlet erkanı nasıl etkinlik yapar”  diye homurdanırsa belayı bulabilirsiniz, söylemedi demeyin.

Diğer taraftan valinin karpuzu kabuğuna kadar yalayıp yutan yurttaşa verdiği ödül aklıma şunu da getirdi. Neden tüm resmi devlet törenleri bu tür aktivitelerle şenlendirilmesin? Bakıyorum anma törenlerinde protokol ciddiyeti halkla bütünleşmenin önüne geçiyor. Kazım Karabekir ilçesindeki törende resmi erkan ile halk kucaklaşmış, karpuzlar yumruklanmış, halatlar çekilmiş, yalanlar atılmış hasılı epey eğlenilmiş. Paşa da sağ olsa herhalde böyle bir doğum günü isterdi, ruhu şad edilmiş. Bundan sonra il ve ilçelerdeki ünlü şahsiyetler benzer törenlerle anılsa güzel olmaz mı? Misal Konya’da Mevlana törenlerinde Müze önünde etliekmek yeme yarışması yapılsa, Hacıbektaş etkinliklerinde sayın Baykal ve Erdoğan kafayla karpuz kırma yarışması yapsa, AKP ve CHP’liler halat çekse, bir Alevi ile Sünni güreştirilse, Anıtkabir etkinlikleri çerçevesinde çağdaş insanlarımız içki içme yarışması yapsa, ağızlarında kaşık yumurta taşısa, çuvala girip hoplasa ortama renk gelmez mi?

Kısaca küçük bir ilçemizdeki bu anlamlı etkinlik ulusumuzun birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğu bu ve diğer günler için bende ümit ışığı oluşturmuş, işte devlet millet kaynaşması dedirtmiştir. Zavallı Kazım Karabekir paşa ise mezarında ne tarafa dönüyordur, orasını bilemeyeceğim.

sosis.jpgSon haftanın popüler konusu devletin kanun zoruyla sigara içmeyi evler ve açık alanlar dışında yasaklaması hakkında iki satır da ben yazayım. Aslında diyeceklerim üç aşağı beş yukarı malum da, eskiden beri bu meyanda iddia ettiğim bir görüşü dün haber olarak görünce vesile oldu. Bu habere göre devletin aynı sigarada olduğu gibi sosisli sandviç üzerine de sağlığa zararlı olduğu yönünde yazılar koyması gereği şeklinde bir başvuru yapılmış. Haber şöyle.

Sosisli sandviç mahkemelik oldu

Sigaradan sonra sosisli sandviçlere de suç duyurusu yapıldı! ABD’de bir kanser merkezi sosislerin üzerine uyarı konması için mahkemeye başvurdu. Kanser konusunda insanları bilinçlendirmeyi amaçlayan ABD’deki bir kuruluş, sosisli sandviçlerin, sigarada olduğu gibi bir uyarı yazısıyla satılması için mahkemeye başvurdu. Merkezi Washington’da bulunan ”Cancer Project” adlı kuruluş, New Jersey’de oturan 3 kişinin adına yapılan başvuruda, sosisli sandviç satan kimi büyük firmaların, ürünlerini uyarı yazısıyla satmalarının zorunlu kılınmasını istedi. Sosisli sandviçlerin insan sağlığına için zararlı olduğunu belirten kuruluş, Amerikan Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nün, işlem görmüş etin sürekli tüketiminin kanser riskini yükseltebileceğine işaret eden araştırması kanıt gösterildi.

Sigara yasağının ardından gelen tepkileri ilgiyle (ama hayretle değil) izliyorum. Çeşitli konularda özgürlük yanlısı beyanlarda bulunan yahut yelpazenin farklı uçlarında başörtüsü, alkollü içki yasağı gibi konularda eleştiri getirenlerin nedense sigara yasağı konusunda hassasiyetlerini kaybederek “oh iyi oldu, yasaklansın” tavrını takarak ortak hareket ettikleri anlaşılıyor. Peki neden bu konuya ilgi duymakla birlikte hayret etmiyorum? Başörtüsü ve alkollü içki yasaklarına taraf ya da karşı olanların gerekçeleri büyük ölçüde ideolojiktir. Sigaranın zararları ile ilgili argümanlar ise kerameti kendinden menkul olmakla birlikte nedense sorgulanmaksızın doğru kabul edilen bilim camiasından gelmektedir. Devlet adamları da, sorgulanmaksızın doğru kabul edilmesi şart olan bu tür bilimsel dogmalara karşı çıkılamayacağından, durumdan vazife çıkarak toplumu bu zararlı “şeyden” korumak için derhal harekete geçmektedirler. Anaokulundan bu yana devletin kadiri mutlak bir güç olarak vatandaşın sağlığı, eğitimi, ev bark kurması, çalışması, yemesi içmesi konularına müdahalesini meşru gören, bu yönde yetiştirilen fertler de ‘kötülüğü’ karşı gelinemeyecek kutsal bilimce ispatlanmış sigaranın devletçe yasaklanmasına itiraz etmeyecek hatta alkış tutacaklardır. Sıkça şahit olduğumuz “iyi ama kanun var, devletin kanununa itiraz edilmez” türü laflardan da anlaşılacağı üzere devlet bir şeyi kağıda döküp ‘bundan gayri böyle amel edilecek’ dediğinde işin arkaplanına çok fazla bakmaya gerek yoktur. Devlet kendi vatandaşının kötülüğünü isteyecek değil ya, bu kanunların da elbet bir faydası -biz anlamasak da- vardır, diye düşünülür.

Bunun istisnaları köklü inançlarla devletin yasalarının çatıştığı durumlarda ortaya çıkabilir. Diyelim devlet -yine bilimsel verilere dayanarak- alkolün zararlı olduğu gerekçesiyle açıktan satışının yapılmasını yasaklamaya kalksa Türkiye özelinde köklü CHP geleneği her türlü bilimsel delile karşın konuyu rejimin temellerine dönük bir hamle olarak algılayacak ve ne bilim, ne de kutsal yasama yetkisine kulak asılmayacaktır. Devletin trafik, sağlık gibi alanlardaki tuhaf yasaklarını ‘ne yapalım yasalar böyle’ diye meşrulaştıran bir kısım dindar insanlar başörtüsü konusundaki yasaklarda ‘ne yapalım devletin kanunu böyle’ demeyecektir. Şu halde Kemalizm ve İslam dinlerinin doğrudan ilgi alanına girmeyen diğer tüm alanlarda devletin yasa ve yasaklarının meşru karşılanma halinin yaygın olduğunu ‘bilimsel’ bir tespit olarak ileri sürmemde mahzur yoktur.

Peki somut sigara yasağına gelirsek, durum nedir? Öncelikle sigara gerçekten zararlı mıdır, değil midir? Kısaca bakarsak muhtemelen ciğerlere ve cebe vereceği bir zarar olduğu düşünülebilir. Ayda bir ev kirası kadar sigaraya para ödeyenler var. Sigaranın genel olarak sağlığa ve dişlerde çirkin görüntüye sebep olduğu da inkar edilemez. Sigarayı diğer ‘zararlılardan’ ayıran en önemli husus da sigaranın kokusu itibariyle çevredekileri de rahatsız etme ihtimalidir. Aslında bu noktada da bazı şüphelerim var, insanlara yıllardır öylesine sigara aleyhinde propaganda yapılıyor ki, kokuyu hiç hissetmese bile elini kolunu dumanı savurur gibi sallayarak “öfff, şu zıkkımı dışarıda iç” diyenleri pek inandırıcı bulmuyorum. Kutsal bilimsel araştırmalar da pasif içicilerin sigara içenler kadar mağdur olduğunu ileri sürdüğünden bu konuda şikayetçi olanlara ses çıkarmak da mümkün görünmüyor. Tüm bunlardan sonra sigaranın yasaklanması, lanetlenmesi, içenlerin aşağılanması, hakaretlere maruz kalması konusunu mevcut kanun çerçevesinde ele alalım.

Sigara yasakçılarının elindeki tek güçlü argüman bu dumanın çevredeki ‘masum’ insanların sağlığını tehlikeye düşürmesidir. Ancak yasağa baktığımızda misal hepsi sigara içen kişiler de olsa bir kahvehanede sigara içilmesi yasaklanmaktadır. Yahut bir restoran, kafe sigara içenleri hayvanları camekan bir kafese doldurur gibi ayırsa ve içmeyen masumları onların şerlerinden halas eylese bile  cezadan kurtulamamaktadır. Üstelik pasif içiciliğin en yaygın olduğu evlerde bu yasak yok galiba. Şu haliyle sigara yasağının tek argümanı olan başkalarının zarar görmesi mevcut kanunda tümüyle bir ucube ve zorbalığa dönüşmüş haldedir.

Diğer taraftan yüce ve yaptığından sual olunmayan devletin “ben yurttaşımın sağlığından sorumluyum, o sebeple sigarayı yasaklıyorum, herkese hayırlı olsun” gerekçesine ne diyelim? Bunun meşruluğunu kabul ediyorsak sigaradan daha zararlı olduğu bilimsel olarak ispatlanmış şeyleri de dikkate almamız gerekir. Nitekim alıntıladığım sosis haberinde de bu konuda bilimsel bir araştırma olduğuna atıf yapılmış. Bilimsel derken kastettiğimi de açayım, mesela tuzun zararlı olup olmadığı konusunda bir araştırma ile kastedilen özetle şöyle birşeydir. Belli sayıda hastaya anket yapılarak elde edilen istatistik sonuçlar kenar köşe akademik dergilerde “hastaların yüzde 23′ünde tansiyonun hıyar turşusuna bağlı olabileceği yüzde 13 ihtimalle saptanmış, lahana turşusu yiyenlerde psikopatlık seviyesi yüzde 15 yüksek çıkmıştır” şeklinde yayınlanır. Bu sonuçlar o dergide yayınlandığı için bilimsel hale gelir ve dokunulmazlık niteliği kazanır. Tabii zaman içinde “günde 8 litre su için yoksa ayvayı yersiniz” gibi bilimsel öneriler başka araştırmacılar tarafından “bu palavradır, bir iki bardak yeter, tuvaletçileri zengin etmeyin” şeklinde yalanlanabilir ama bilim bilimdir, karşı gelen avamın ciddi bakışlı zengin doktorlarca aforoz edilmesi ihtimali dikkate alındığında Don Kişotluk etmenin alemi yoktur. Dolayısıyla sigara -diyelim- insana fevkalade zararlı birşeydir, çubuk kraker, crax, tuzlu kabak çekirdeği, antep fıstığı, turşu, sosis, salam, Tekirdağ köftesi, tantuni, et döner, kuzu pirzola, ciğer şiş, acılı şalgam, baklava, vezir parmağı, şöbiyet, işkembe, tuzlama da şeker, tuz ve un içermesi açısından en az sigara kadar zararlıdır. İnsanlar sigaraya harcadığı paranın çok daha fazlasını bunları -sigara karşıtlarının deyimiyle- zıkkımlanmak için harcamaktadır.

Madem hem duyarlı yurttaşlarımız hem de devletimiz insanların sağlığı konusunda hassasiyet neticesinde yasakçılık yapmayı meşru görmektedir, o halde işte sağlıklı bir toplum için önerilerim:

-Yurttaşlarımızın sağlığını tehlikeye düşürdüğü bilimsel olarak ispatlanan tuzun fazla kullanımını engellemek için Tuz Karnesi çıkarılmalıdır. Evlerde tuzluklara Sağlık Bakanlığınca algılanabilen sensörler takılmalı, fazla tuz kullananlar tespitedilerek 79 TL para cezasına çarptırılmalıdır.

-Fazla kullanımının önlenmesi için bir tedbir olarak Tuz Gölü kurutulmalı, bu yüce amaçla bütçeye vergilerden devasa bir para ayrılmalıdır. Denize girenleri tuzlu su yutma konusunda uyarmak için belediyeler sahillere dev tabelalar asmalıdır.

-Diğer zararlı şeker için de tedbir alınmalıdır. Pancar ekimi çiftçiyi desteklemek için engellenemeyeceğinden tüm pancar devlet tarafından alınıp imha edilmeli yahut hayvanlara yedirilmelidir. Şeker fabrikaları kapatılmalı yahut toplum sağlığına uygun olan yulaf, kepek, dereotu, kurtlu domates işleme birimlerine dönüştürülmelidir.

-Kebabıyla meşhur şehirlerimiz için kampanyalar başlatılmalı, Adana, Antep, Urfa bundan sonra “Adana Fırında”, “Antep Salatası”, “Urfa Haşlaması” ile ünlü hale getirilmelidir. Konya’daki ünlü etliekmekçiler topyekün “otluekmek” lokantasına dönüştürülmelidir. Yurt sathında kebap karşıtı kampanyalara girişip evlerinde, piknikte mangal yapanları ihbar eden bilinçli yurttaşlara 69.99 TL ödül verilmelidir.

-İnsanımız çok bilinçsiz, sağlığını hiç düşünmüyor, spor yapmıyor. Ayıptır. Devletimizin öncelikli görevi zorla herkesi sabah koşmaya, yürümeye sevk etmek olmalıdır. Koşamayanlara sopayla girişilmeli, yürüyüşlerde belli bir parkuru tamamlayamayanlara 89 TL ceza verilmeli, tekrarı halinde ayağından vurulmalıdır.

-Sigaranın önemli bir zararı da kokusudur. Öğğhg. Ancak sadece o mu? Soğan, sarımsak, yumurta, pastırma, sucuk da çevreyi rahatsız eder. Derhal bir yasayla kamusal alanda yellenmek, geğirmek, soğan, sarımsak, haşlanmış yumurta yemek de yasaklanmalıdır.Tüm yurttaşlar kötü kokuyu engellemek için seferber olmalı, herkes kıçına birer koku dönüştürücü filtre takmalıdır. Devletimizin rutin koku kontrollerinde filtresi olmayan yahut laçkalaşmış olanlara egsoz emisyon istasyonlarınca 99 TL çevre cezası kesilmelidir.

-Peki sağlık nereden başlar, ağızdan değil mi? Nerede ya diş fırçalamayana, 3 ayda bir fırça yenilemeyene getirilecek 109.99 TL ceza? Devletimiz herkesin tuvaletine banyosuna kamera, sensör, bubi tuzağı kurarak diş fırçalamayan, gargara yapmayan, kıçını adam gibi temizlemeyenlere cezayı dayayarak onun sağlığını korumalıdır. Vatandaşın lehine bu cezalar ama kazmalar anlamıyor işte.

-Ya görüntü kirliliği? Devletimiz yurttaşının göz zevkini düşünmeyecek de ben mi düşüneceğim, derhal devlet büyüklerimiz, bilinçli sivil toplumcu yurttaşlarımızın önerisiyle ortak güzel bir görüntüde karar kılınmalı herkes buna göre şekillendirilmelidir. Kirli sakal, uzun saç, yırtık pantolon, salaş tişört, renk uyumsuz köylü kıyafetleri yasaklamalıdır. Erkekler sabahları adam gibi ciddiyetle traşını olmalı, kravatını takmalı, sürekli fotoğraf çektirecekmiş gibi dik ve mütebessim yürümeli, kadınlar başları örtülüyse mat ve açık renkte eşarp bağlamalı, başı açıksa topuz yapıp tepede toplamalıdır. Aksine hareket edenlerden zabıta 29.99 TL almalı, devletin polisi de sırf vatandaşın iyiliği için kurala uymayana sopa çekmelidir.

Şimdilik bunlar yapılsın yeter, daha neler var elbette ama devletimize yardımcı olmak gerektiğinde onları da sırasıyla sayarım.

Son bir not, bunları yazan adam olarak hayatımda sigarayı ağzıma almadım, sabahları 4 km koşarım, yerlere çöp atmam, kılık kıyafetim, elim yüzüm nispeten düzgündür, çok sevsem de toplum içine çıkacağımda soğan, sarımsak yememeye gayret ederim, kebap, köfte, şalgam severim ama ot da yerim. Umarım bu yazıyı okuyanlar “devlet eliyle bunların yasaklanması, cezalandırılması” ile kişisel nasihat, çaba gösterme arasındaki farkları kavrayacak düzeydedir.

Emanet

Sitemizin demirbaşlarından Fatih Terim geçenlerde ameliyat geçirmiş, kopan parmağı ameliyatla yerine dikilmiş. Kendisine geçmiş olsun yahut anlayacağı ifade ile “let it passed being” diyelim. Haber sitesinde konuyla ilgili bir sürü tuhaf teferruat anlatılıyor, benim dikkatimi aşağıdaki paragraf çekti bakalım siz ne diyeceksiniz:

Nalbantoğlu, ameliyat öncesi Terim’in ”Ben kendimi Türk hekimlerine emanet ediyorum” dediğini kaydeden Nalbantoğlu, kendilerinin de, ”Siz dünyaya Türk futbolunu gösterdiniz, elimizden geleni yapacağız” dediklerini ifade etti.

Akçaabat belediye başkanına atfedilen bir pankart aklıma geliverdi, hani “Ben de; sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim”diye yazdırmış ya, işte Fatih hocanın acı içinde kıvranırken “Kendimi Türk hekimlerine emanet ediyorum” vecizesindeki büyük anlamı bu çerçevede değerlendirdim. Diğer yandan doktorun “tamam Fatih bey, siz kendinizi yormayın” demek yerine “siz dünyaya Türk futbolunu gösterdiniz” türü bir laf etmesini nereye koyacağız? Ben bu sözü de güreş tutan askere haydi benimle de güreş diyen Atatürk’e askerin “Paşam sen yedi düvelin sırtını yere getirdin” cevabına benzettim. Kısaca manzara şöyle, büyük Türk spor adamı Terim vakur bir ifadeyle kendini Türk hekimlerine emanet ettiğini söylerken kahraman doktor da “hocam, sen dünyaya futbolu öğrettin, bizim yaptığımız seninki yanında iş değil”diyor. Ayrıca bu noktada Kemal Unakıtan’ın basit bir ameliyat için hanımının rüyasında gördüğü Cleveland’a gitmesine de atıf yapmak mümkün.

Kısaca, manzara epey duygu yüklü, anlamlı, herhalde gözleriniz dolu dolu olmuştur. Gerçi gözyaşlarımızı silerken “yahu bu Fatih hoca geçen maç rakip teknik adama top degajlayıp yaka bağır açık saldırıp hepimizi rezil etmişti, İsviçre maçı da hafızalarda taze” düşünenimiz de çıkmış olabilir. Yine de fitne ve fesada yol açmayalım. Hoca kendini Türk hekimlerine emanet ederek her zaman olduğu gibi büyük bir ders vermiştir. Ben de kendisine şu mesajı veriyorum, “Mr Terim, finger no important, you are resigned Turkish doctor, you show Turkish futball to the earth, thank you emperotore”.

Kıyas

CHP Denizli il teşkilat yönetimi görevden alınmış. Haberde Atatürk anıtındaki atın cinsel organı filan da deniyor, ne iş bu diyerek baktığımda detaylarda şunları gördüm:

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Denizli il yönetimindeki 8 kişinin istifasından sonra İl Başkanı Ali Kavak ve bütün yönetim görevden alındı. İl Başkanı Kavak CHP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) tarafından, parti tüzüğünün 42. maddesi gereğince yapılan işlemi doğruladı.

CHP İl Başkanı Kavak’ın, görevde bulunduğu dönemde çeşitli zamanlarda söylediği bazı sözler ve icraatları tepki toplamıştı, Bir televizyon programında Hz. Muhammed’i (SAV) Atatürk’le kıyaslamasına tepki yağmıştı.

Programa canlı yayında katılan Ali Kavak, Denizli Vali Yardımcısı Mustafa Güney’in, “Dünya, Hz. Muhammed gibi bir lider istiyor.” sözü üzerine, “Yani Atatürk gibi bir lideri bırakıyoruz biz Denizli’de? Tabii Hz. Muhammed dinî liderdir. Yeni baştan şeye getiriyoruz.” demişti. Bu sözler, Denizli’de çeşitli sivil toplum örgütleri, siyasi parti temsilcileri ve diğer vatandaşların tepkisine sebep olmuştu.

Ayrıca parti binasında düzenlediği bir basın toplantısında da belediye önündeki Atatürk anıtında bulunan atın cinsel organının özellikle koparıldığını ileri süren CHP İl Başkanı Kavak, heykeli yapan Mimar Sinan Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Tamer Başoğlu yalanlayınca zor durumda kalmıştı.

Evet, evet, hatırladım, hatta o sıralarda burada ben de konuyu ele almış ve Serdar Turgutvari bir penis yazısı kaleme almıştım. Tabii il örgütünün görevden alınması ile bu işin ne ilgisi var çözemedim, bana göre bu Cihan haber ajansının adama bel altı vurma gayretiyle sokuşturduğu bir hatırlatmadan ibaret. Diğer taraftan Hz. Muhammet ile Atatürk kıyaslaması konusunda CHP’nin tavrını kim kınayabilir? Adam Atatürk ile Hz. Muhammet’i kıyaslama gafletine düşmüş, halbuki Atatürk ile hiçkimse kıyaslanabilir mi? Bu nasıl bir edepsizliktir.

İşte Denizli il başkanı bu gafletinin bedelini çağdaşlıktan tavizsiz CHP MKYK tarafından azledilerek ödemiş. Suçu o kadar büyük ki, atın cinsel organı için verdiği şanlı mücadele bile kendisini kurtarmaya yetmemiş.

Neyse, ibreti alem olsun, herkes lafını bilsin de konuşsun.

Temsili Vapur

Bir 19 Mayıs dönemini daha idrak ettik, gençler stadlarda 1930-40′lı yıllardan kalma hareketler icra ettiler, fener alayları düzenlendi, etkinlikler yapıldı, hasılı dolu dolu geçen bir gençlik bayramı oldu, nice bayramlara diyelim. Bu etkinliklerde hep dikkatimi çeken şey “temsili” bazı işlerin yapılmasıdır. Misal Samsun limanına temsili bir gemi yanaşır, temsili bir Atatürk (yahut onu temsilen elinde büst taşıyan bir genç oğlan çocuğu) iner, temsili tören kıtası temsili Atatürk’ü karşılar, 90 sene evvelin olayları böylece yaşatılmaya çalışılır. Dışarıdan bakan normal birine, epey gülünç görünen bu hadiselerin bilinçli bir yurttaş için son derece ciddiye alınması şaşırtıcı gelebilir. Yine bir görüşe göre Türkiye’de bu temsil işinin suyu çıkmıştır ama kimse “kral çıplak” diyemediği için tekrarlanır durur. Okuduğum haber bu temsil işinin dozunun iyice yükseldiğini gösteriyor, buna göre Bandırma vapuru temsilen İstanbul’dan içinde 9 makam arabasına ilaveten trilyonluk bir de BMW alarak gündeme gelen TBMM başkanı Köksal Toptan’ın da bulunduğu bir grup yolcuyla yola çıkmış. Haber şöyle:

Atatürk ve silah arkadaşlarının kurtuluş savaşını başlatmak üzere Dolmabahçe Sarayı’nda Bandırma Vapuru ile Samsun’a gidişi 90 yıl sonra temsili olarak canlandırıldı. İçerisinde TBMM Başkanı Köksal Toptan, Samsun Valisi ve Belediye Başkanı ile öğrencilerin bulunduğu vapur, İstanbul Sarayburnu’ndan hareket etti.

Hareketten önce bir konuşma yapan TBMM Başkanı Köksal Toptan, toprakları işgal edilmiş bir ülkenin küllerinden genç devlet kurmak ve buna inanmanın ancak Atatürk gibi önderin aklına gelebilecek bir hareket olduğunu belirtti. Toptan, konuşmasına şöyle devam etti:

“Toprakları işgal edilmiş hatta başkenti İstanbul işgal edilmiş, işgal edilmiş topraklarımızın küllerinden büyük bir imparatorluktan geriye kalan küçük toprak parçası üzerinde yeni ve genç bir devlet kurmak Atatürk gibi büyük bir önderin aklına gelebilecek hareketti. 19 Mayıs 1919 çocuklarımız tarafından hiç unutulmaması gerekir. Özellikle bugünün şartlarında yaşanan birlik ve beraberlik ruhunun, çocuklarımıza, gençlerimize çok iyi anlatılması lazım. Biz 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı geçen yıllara göre daha görkemli kutlamak istedik.

Toptan, Samsun Valiliği öncülüğünde 81 ilden gelen öğrencilerle birlikte İstanbul’dan Samsun’a oradan Havza, Sivas, Erzurum ve ardından Ankara’ya kadar 21 Aralık’a kadar devam edecek programı başlattıklarını anlattı. Toptan ve beraberindeki heyeti İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın da aralarında bulunduğu bir grup uğurladı.

Hakikaten sayın Toptan’ın belirttiği gibi bu yıl törenlerin görkemi daha da artmış. Bunu gerektirecek bir sebep var mı, orasını ben bilemem ama doğrusu Bandırma gemisinin içinde 81 vilayetten talebeyle Sarayburnundan hareket etmesi çok anlamlı olmuş. Anlamlı olmuş dedim ama aklıma da bir sürü soru geldi, misal madem o dönem canlandırılıp törenin görkemi artırılacak, bir sürü de masraf edilmiş, neden olaylar gerçekçi hazırlanmamış? Mesela haberde adı geçen sahte Bandırma vapurunun eski, pusulası kırık bir gemi olması uygun olurdu, şehir hatlarından köhne bir vapurla seferin düzenlenmesi yolculara 90 yıl öncesinin heyecanını yaşatmaz mıydı? Sonra Sarayburnundan yola çıkan zevatın temsili İngiliz askerlerince kovalanması, hatta geminin arkasına İngiliz bayrağı çekmiş temsili düşman gemisiyle düşülmesi günün anlam ve önemini elbette çok arttırırdı. Gerçi bazı kötü niyetliler Samsun’a gidenlere İngiliz pasaportu verildiğini, geminin pusulasının sağlam, kaptanının da tecrübeli olduğunu söyler ama o kadar da gerçekçi olalım demedik elbette.

Diğer taraftan olay neden 21 Aralıkta bitsin ki? Bence tüm ekip ölene kadar temsili olarak yaşamaya başlasın, öğrenciler Havza, Amasya, Erzurum, Sivas Ankara sonrasında işi gücü bıraksınlar temsili meclis açsınlar, burada gruplar oluşsun, Sakarya’da temsili savaş yapılsın, temsili olarak herkese vergi salınsın, temsili cumhuriyet kurulsun, Terakkiperver fırka temsilen kapatılsın, İstanbul gazetecileri temsilen Elazığ’a gönderilip yargılansın, temsilen gazeteler kapatılsın, temsili olarak istiklal mahkemeleri açılsın, birkaç kişi temsilen sallandırılsın, serbest fırka açılıp kapansın vs. vs. Madem bu iş kemali ciddiyetle yapılacak, tam yapın, ülke olarak 1919-1930′lar aralığındaki havadan hiç çıkmasın.

Görüldüğü gibi bende proje çok lakin fikrimi soran yok. Ha, unutuyordum, acaba Köksal Toptan uğurlamanın ardından gemiden Beykoz civarında inip 1.3 trilyona aldırdığı makam arabasına mı binmiş yoksa Samsun’a kadar yola devam etmiş mi? Eğer çocuklar ve öğretmenlerle birlikte Havza, Amasya, Sivas bölgesini yaya olarak geçecekse gerçekçilik doruğa ulaşırdı, seneye bir daha düşünseler iyi olur.

Açık lise diye bir yer varmış, haberde gördüm. Önce “keşke açık ilkokul da olsa çoluk çocuğu zorunlu eğitim hapishanesinden, öğretmen ve eğitim zorbalığından kurtarabilsek” diye düşünürken baktım ki konu Açık lisenin sınavında sorulan bir test sorusuyla ilgiliymiş. Habere göre sınavda Atatürk ile ilgili bir soruda saygısızlık varmış ve tüm çağdaş, laik ve ilerici insanları harekete geçmeliymiş. Ben de sıkça test şeklinde soru hazırlayıp burada sizinle paylaştığımdan haber dikkatimi çekti. Şöyle deniyor:

Eğitim-İş Genel Başkanı Yüksel Adıbelli, hafta sonu yapılan açık lise sınav sorularının birinin ”Atatürk’e hakaret niteliğinde olduğunu” öne sürdü. Adıbelli, yaptığı yazılı açıklamada, 16 Mayıs Cumartesi günü yapılan sınavda yöneltilen bir soruyu eleştirerek, şunları kaydetti:

”TC Devrim Tarihi ve Atatürkçülük-1 dersine ait 11. sınav sorusu Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’e apaçık hakarettir.

Soru, kitapçıkta ‘Aşağıdakilerden hangisi Atatürk’ün kişisel özelliklerinden biridir?

a) Hayalperest oluşu, b) Maceracı oluşu, c) Mantıklı oluşu d) Mandacı oluşu’ şeklinde yer almıştır.

Bu sıfatların Türk ulusunun makus talihini yenmesinin ötesinde bütün mazlum ulusların idolü haline gelmiş bir kahramanın adıyla birlikte alınmasını cehaletin doruğu olarak değerlendiriyoruz. Aksi halde bu sıfatların Atatürk’ün adıyla birlikte bir soruda seçenek olarak dahi verilmesi onun aziz hatırasına ihanet, Türk ulusuna hakarettir.

Yüksel Adıbelli, ”Milli Eğitim Bakanlığı ve Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırdıklarını” da belirtti.

Sayın Adıbelli’nin hassasiyetiyle çağrıda bulunduğu savcılar herhalde kara kara düşünmeye başlamışlardır. Zira “uyduruk bir iş bize ne” deseler Atatürk düşmanı sayılabilirler, ciddiye alıp dava açsalar “işiniz mi kalmadı koca savcı olmuşsun onun bunun lafıyla lüzumsuz işlere dava açıyorsun” diye kınanmaları söz konusu olabilir. İneğin devirdiği Atatürk büstünde görüldüğü üzere bunlar gülünüp geçilecek şeyler değil, temkinli olmak lazım. Diğer taraftan soruya bakarak “ulusun makus talihi”, “mazlum ulusların idolü”, “ihanet”, “hakaret” gibi edebiyatların parçalanmasına şaşırmadım elbette. Çünkü ortalama kendini ilerici zanneden birinin tutup “bu soru mandacı olduğu intibaı uyandırdığı için mahzurludur” şeklinde kısa bir açıklama yapmasını beklemek mantıklı değildir. Hatta bir alay kuru laf, ilgisiz küfür, cahilce akıl yürütmeler, sloganlar işitmesek hayret eder, ne oluyor yahu filan deriz. Hasılı sendikacı üzerine düşen görevi yapmış, kalanını da savcılardan beklemektedir, işin buraya kadar olan kısmı Türkiye şartlarında normal bir hadisedir. Gelelim konunun bizi ilgilendiren tarafına.

Bu mantıkla, test sorusu hazırlarken şıklardaki ifadelerin sorudaki Atatürk ile uyumunu sağlamak artık imkansız hale gelecektir. Herhangi menfi bir ifadenin Atatürk’e izafesi savcılığı derhal harekete geçireceğinden Atatürkle ilgili sorularda çeşitli sıkıntılar başgösterecektir. Misal şu soruya bakalım:

“Aşağıdakilerden hangisi Atatürk’ün özelliğidir?”

Bu soruya mecburen hep iyi şeyler yazılacağından çocukların kafası karışacaktır. Belki “hepsi” şeklinde bir şık ilavesiyle durum kurtarılabilir ama o zaman da soru kebap niteliği taşıyacak, Atatürk ile ilgili bu kadar kolay soru mu olur diye hocaya dava açılacaktır. Tersten düşünürsek, soruyu kafa karıştırmak için “… özelliği değildir” şekline getirsek, mecburen olumsuz ifade kullanacağımızdan soru tümüyle tehlikeli hale gelecektir. İki ucu otlu deynek misali.

Yine şöyle bir soru düşünelim:

“Atatürk’ü Samsun’a götüren gemiyle ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?”

a) Pusulası bozuktu   b) Pusulası Sağlamdı    c) Direği Yoktu     d) Panama Bandıralıydı

Burada cevap ilkokul kitaplarına göre  A şıkkıdır ve diğer şıklar Atatürk’e hakaret olarak yorumlanabilir. Misal B şıkkı için savcılığa “Demek Atatürk’ün kahramanca ve zorluklarla değil rahatça pusulası olan bir gemiyle Samsun’a gittiğini söylersin ha, yakalayın alçağı” şeklinde bir şikayet yapılabilir. C şıkkı çeldirici sayılıp paçayı kurtarsa bile D şıkkı sendikacı mantığıyla kolaylıkla sizin vatana ihanetten yargılanmanıza sebep olabilir.

Konuyla ilgili pekiştirme amaçlı birkaç tane daha soru ekliyorum, yorum size ait:

1- Bir meczup yobaz bir büstü 10 dakikada kırmakta, yarım saatte de boyayabilmektedir. Buna göre iki yobaz iki heykeli 3 günde boyarlarsa toplam kaç yıl hapis cezası alırlar?

a) 22 Yıl      b) Bir katilden daha az      c) Uyarı alırlar      d) Babayı alırlar

2- Bilinçli bir çağdaş, ilerici vatandaş bir haftada 2 başörtülüyü, 4 namaz kılan memuru Hürriyet gazetesine ispiyonlamaktadır. Çağdaş yurtaşın evindeki büst, rozet, biblo, resim sayısı aşağıdaki şıkların hangisinde doğru olarak verilmiştir?

a) 19    b) 20    c) Çeldirici var, Cumhuriyet gazetesi sayılmamış   d) 25

3- Anıtkabire bir ulusal bayram gününde 100 bin kişi girmektedir. Girişte kişi başı sivillerden 5, emekli öğretmenlerden 3, öğrenci ve erlerden 1 TL ücret alınması planlanmaktadır. Planı yapan kişi aşağıdaki şıkların hangisinde en iyi tanımlanmıştır?

a) Girişimci    b) Uyanık    c) Çağdaş    d) Mandacı  e) Kemal Unakıtan

4- Bir sendikacı lise test sorusu için savcıları göreve çağırmaktadır. O esnada ipini koparan bir inek köyde okul bahçesindeki alçıdan büstü kırmıştır, orada da savcı köyü toptan sorgulamak için davet edilmektedir. Savcının ikilemi nasıl çözülecektir?

a) Savcı önce ineği soruşturmalı, ardından test sorusuna odaklanmalıdır
b) Savcı sorunun doğru cevabını bilirkişiye havale etmeli, inek de temyize gitmelidir
c) Savcı sendikacıya Atartük’ü lüzumsuz işlere alet etmekten dava açmalı, inek için de beraat talep etmelidir
d) Savcı burası nasıl memleket yarabbi diyerek istifasını vermelidir

Epeydir dünya meşgalesiyle burayı boşladım, lakin bir dostumuzun haberdar ettiği olay üzerine dayanamayıp iki kelam edeyim dedim. Hadiseye eskiden bazı garabet ülkelerde “kırmızı ışıkta geçen eşeğe ceza kesildi”, “sahibine tos vuran koç hapse atıldı” şeklinde tesadüf ederdik, benzeri ülkemizde de yaşanmış, bir eksiğimizi daha tamamlamış olduk. Buna göre dağ başı bir köyde ipini koparan bir inek okul bahçesine dalmak suretiyle Atatürk büstünü kırınca iş umulmadık yerlere varmış. Konuyu yaklaşan ÖSS ve adını bilmediğim diğer sınavlara hazırlığa da yardımcı olması açısından bir Türkçe paragraf sorusu şeklinde ele almayı uygun gördüm. Türk gençliğine hediyem olsun. Dört yanlış yapanın çağdaşlığından kuşku duyacağımı önceden belirtirim.

Aşağıdaki soruları verilen metne göre cevaplayınız:

Atatürk Büstünü Yıkan İnek Başka Köye Satıldı

[...] Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı köyünde bir inek, otlanmak amacıyla girdiği köy okulunun bahçesindeki Atatürk büstünü kırdı. Bunun üzerine İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından soruşturma açıldı. Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından açılan davadan korktuğunu söyleyen ineğin sahibi Gül Kılıç, soruşturma devam ederken ineği İnekpınarı köyünde ikamet eden bir yakınına satıp gönderdiğini belirtti. Kılıç, bu olayda bir kasıt olmadığını, olayın kendilerinden habersiz meydana geldiğini, fakat ceza almaktan korktuklarını ifade etti. İnek sahibi Kılıç, olayı şöyle anlattı:

“Her gün yaptığı gibi otlaması için dışarı çıkardığım inek elimden kaçarak uzaklaştı. Yakalamak için peşinden gittiğim sırada okulun öğrencileri ineğin bahçedeki büstü kırdığını söyledi. Olaya çok üzüldük. Ardından büstün kırılması nedeniyle soruşturma başladığını duyduk. Köye gelerek ifadelerimizi aldılar. Neredeyse tüm köylünün ifadesi alındı. Kabahatli olan bir hayvandı. Kasıt olmadığını söylesek de köylüler bizim ceza alacağımızı söyledi. Bu nedenle korktuğumuz için soruşturmaya sebep olan inekten kurtulmaya karar verdik.”

Büstü kıran ve ceza ihtimaline karşı inekten kurtulmak istediklerini belirten Kılıç, eşi Mevlüt Kılıç’la ineği ‘İnekpınarı’nda ikamet eden bir yakınlarına sattıklarını söyledi. İneği değerinin altında bir fiyata sattıklarını ifade eden Kılıç, ”Başımıza açtığı bu kadar işten sonra onu burada tutamazdım. Soruşturmanın da sorumlusuydu” dedi.

İneği satın alan İnekpınar köyündeki Ömer Ateş de, “Olay bana komik görünse de yakınlarımın endişesini anladım. Sonuç olarak büstü ineğin kırdığı gerçeğini herkese anlatamazlardı. Bu nedenle korkmaları da doğaldı. Zaten soruşturma açılması üzerine inekten kurtulmaya karar verdiler. İnek normalde çok huysuz bir hayvandı ama sürgüne geldiği İnekpınarı’nı sevmiş olsa gerek ki artık huysuzluk yapmıyor.” şeklinde konuştu.

Yeşilyurt İlçe Milli Eğitim Müdürü Seyit Reşitoğlu ise soruşturma için bir müfettiş görevlendirdiklerini söyledi. Reşitoğlu, okulun bahçesinde alçıdan yapılmış büstün dayanıksız olduğunun tespit edildiğini ve soruşturmanın ardından daha sağlıklı bir büst yaptırılacağını söyledi.

1. İnek köy okuluna hangi amaçla girmiştir?

a) Otlanmak için                          
b) İneklemek için
c) Bir arkadaşa bakmak için   
d) Zorunlu eğitim gereği

2. İneğin büstü kırması üzerine İlçe Milli Eğitim Müdürü ne yapmıştır?

a) Olayla ilgili soruşturma açtırmıştır
b) “Kırmışsa kırmış ne var yani” demiştir
c) Olayı kınayan bir bildiri yayınlamıştır
d) Yeşilyurt’ta çağdaş ve laikten ödün verilemeyeceğini belirtmiştir

3. Aşağıdakilerden hangisi İlçe Milli Eğitim Müdürünü en iyi tarif etmektedir?

a) Laik   b) Hödük    c) Atatürkçü    d) Çağdaş    e) Korkak

4. Milli Eğitim müdürlüğünün soruşturması üzerine ineğin sahibi Gül Kılıç ne yapmıştır?

a) Gülüp geçmiştir   
b) Korkmuştur   
c) Olaya anlam verememiştir  
d) Aslında ben de Atatürkçüyüm demiştir

5. İnek büstü kırınca Gül Kılıç neden çok üzüldüğünü beyan etmiştir?

a) Çünkü bu büyük bir saygısızlıktır
b) Çünkü büst fiyatları alıp başını gitmiştir
c) Çünkü ineğine yeterli çağdaşlık bilincini veremediğini anlamıştır  
d) Çünkü laik bir köyde bu olayın olması esef vericidir

6. Devlet görevlileri büstün kırılması üzerine köye gelmiş ve;

a) Neredeyse tüm köylünün ifadesini almıştır
b) İneklerin büyük kısmının ifadesini almıştır
c) Bazı koyunların da ifadesini almıştır
d) Muhtarla ihtiyar heyetinin boyunun ölçüsünü almıştır

7. “Kabahatli olan hayvandı” ifadesindeki çelişki aşağıdaki şıkların hangisinde doğru olarak verilmiştir?

a) Hayvan da olsa Atatürk büstüne saygı duymayı bilmelidir
b) Hayvanlar kabahatli olamaz, onlar masum yaratıklardır
c) Suçu hayvana atıp Atatürk düşmanlığından kurtulamazsınız
d) Türkiye laiktir, laik kalacak

8. İneği alan Ömer Ateş’in görüşü nedir?

a) Olay komiktir ancak kendisi yakınların endişesini anlamaktadır
b) Olay ironiktir ancak yakınlarının çağdaşlıktan ödün vermesine içerlemiştir
d) Olay trajikomiktir ancak Türkiye’de bu alanda gülünç olmayan ne vardır ki
e) Olay abartılmıştır, yüce Türk adaleti sorumlulara hak ettiği cezayı verecektir

9.  Soruşturma başlatan Milli Eğitim müdürlüğü hangi tespitlerde bulunmuştur?

a) Okulun bahçesindeki büst alçıdandır
b) Okula derhal sağlıklı bir büst yaptırılmalıdır
c) Okulda çağdaşlıktan ödün verilmektedir
d) Köyün inekleri şeriatçı bir yapılanma içindedir

10. Yukarıdaki metne göre aşağıdakilerden hangisi anlamsızdır?

a) İnek rahmetli Dana Ferhat’ın kardeşi olabilir
b) İnek bu ayıbı karşılığında Türk kasaplarına emanet edilmelidir
c) Deli Dana hastalığı şüphesine karşı köy karantinaya alınmalıdır
d) Bir kere daha, Türkiye laiktir laik kalacak

11. Bu olaydan aşağıdaki derslerin hangisi çıkarılamaz?

a) Tüm hayvanlarımız Atatürk konusunda bilinçlendirilmelidir
b) Atatürk büstü üretim işi hala en karlı girişimcilik projesidir
c) Türk köylüsü adam gibi hayvanına mukayyet olsun (Stres abi çık aradan)
d) Türk tarımı çağdaş medeniyet seviyesine er geç ulaşacaktır

Sınav sona ermiştir, neticeleri, bilahare buradan ilan edeceğim, kazanan yorumcuya iki kangal halis inek sucuğu ve alçıdan bir büst bedeli mukabili gönderilecektir.

Bir Devrin Sonu

Seçim zamanlarında herkes konuşturacak birini arar, benim de aklıma Süleyman Demirel gelir. Bakalım geçen yüzyılın büyük Türk siyaset adamı ve filozofu Süleyman Demirel 29 Mart seçimleri konusunda ne diyor şeklinde araştırırken şu ilginç ve son derece kritik habere rastladım:

9′uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve eşi Nazmiye Demirel’in 29 Mart yerel seçimlerinde oy kullanamayacakları ortaya çıktı.

Demirel çiftinin Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne (ADNKS) kayıtlı olmadıkları belirtildi. Daha önce Çankaya Köşkü’nde kaydı bulunduğu için farklı bir muhtarlık üzerinden işlemleri yapılan Demirel, artık konut olarak Güniz Sokak 31 numarayı kullanıyor. Demirel, yaklaşık 50 yıldır Güniz Sokak’ı adres olarak kullanmasına rağmen, 1993-2000 yılları arasında bu adreste bulunamadı. Güniz Sokak ve diğer evlerde ise ADNKS ile seçmen sayımı yeniden yapıldı. Görevlilerin bu sırada Demirel ailesini yazamadığı ortaya çıktı. Güniz Sokak’ın bulunduğu Barbaros Mahallesi Muhtarı Fikriye Akyüz, ADNKS’ye göre yapılan seçmen listelerinde Demirel ve eşinin bulunmadığını söyledi. Bunun üzerine internet üzerinden Demirel ve Nazmiye Hanım’ın nerede oy kullanacağını kontrol ettiğini belirten Akyüz, “Hiçbir yerde görünmüyorlar. Seçim Kurulu’nu aradım, zamanında itiraz edilmediği için oy kullanamayacaklar” diye konuştu.

Kadere bak, sen Türk siyaseti ile özdeş hale gel, şapkan bile demokrasi lafıyla birlikte anılsın, nice dalavere ve ayak oyunuyla memlekette 50 sene at oynat, lakin en verimli döneminde kıytırık bir istatistik süreç içinde evde olmadığın için yahut memur eve uğramadığı için kayıt olama ve bu sebeple rey kullanmaktan mahrum ol. Üstelik muhtar da tüm yolları kapamış “hiçbir yerde görünmüyorlar” demiş. Yani Demirel yok hükmünde artık. Vay anasını be, Gandi Kılıçdaroğlu’nu filan unutun, seçimin en önemli gelişmesi budur. Sen hem demokrasi havariliği edebiyatı yap hem de kaydını zamanında yaptırma, 50 senelik karizmayı bir hamlede çizdirdin sayın Demirel, işin bitik artık. Ha, zaten takan kalmamıştı, kendisiyle ilgili 28 Şubatçı emekli bir general “ne dersek yapıyor Allahın çobanı’ türü bir laf etmiş, büyük demokrasi kahramanı da ‘demişse demiştir, bunları kurcalamayın fazla’ şeklinde tarihi bir cevap vererek toplum nezdindeki kredisinden bir parça daha tüketmiştir diyeniniz çıkabilir. Evet, kendisini ipleyen bir Yavuz Donat ile ben kalmıştık ama işte şu hadise olayın rengini değiştirmiştir. Süleyman Demirel herşeyi yapabilir veya yapmayabilir ama anlamsız bir sebeple mahalle muhtarının “sen yok hükmündesin, rey atamazsın” lafına muhatap olamaz.

Bir devir sona ermiştir, buna hep birlikte tanıklık etmiş olduk.

Older Posts »